KCK Yürütme Konseyi Üyesi Cemil Bayık İle Röportaj – I. Bölüm

KCK Yürütme Konseyi Üyesi Cemil Bayık İle Röportaj

I. Bölüm

Halkımız da Önderini sahiplenecektir. Kürt halkı artık eski halk değildir. Hala Amed zindanında PKK Önder kadrolarına ve militanlarına yeterince sahip çıkmamanın acısını yaşıyor.

Kürt Halk Önderi Abdullah Öcalan üzerinde tecrit sürerken,  15 Şubat komplosunun yıldönümü de yaklaştı. Hareketiniz 15 Şubat’a nasıl bir anlam biçiyor?

15 Şubat uluslararası komplosu halkımız ve hareketimiz açısından tarihi önemdedir. Önder Apo hareketimiz açısından çok önemli bir konuma sahip olduğu gibi, halkımız açısından da büyük değerler üreten tarihi bir önderdir. Kuşkusuz en başta da hareketimiz açısından çok önemli bir kişiliktir. Daha doğrusu, bu hareketi ilk sözcükleri dillendirmekten başlayıp bugüne kadar getiren esas aktördür. Kuşkusuz büyük emekler veren halkımız vardır,  görülmemiş fedakârlıklar yapılmıştır, büyük şahadetler vardır. Ancak tüm bu değerlerin ortaya çıkmasını sağlayan örgütün gelişmesinde, harekete geçirilmesinde, eğitiminde ve korunmasında, hareketimizin bir bütün olarak ilk çıkışından bugüne kadar büyük bir kimlik kazanarak halklaşmasında belirleyici öneme sahiptir. Eğer Önder Apo olmasaydı, bu nitelikte ve karakterde bir hareket başlayamazdı. Kürt gerçeğinde böyle zorlu bir hareket başlatmak kolay değildi. Kuşkusuz Kürt sorunu vardı, bu sorunu dile getiren başka hareketler de vardı. Ancak bu sorunun gerektirdiği örgütlenmeyi, bilinci, iradeyi ve mücadeleyi oluşturmak apayrı bir şeydir.

Uluslararası dengelerin oluştuğu Ortadoğu coğrafyasında Türkiye, İran, Irak ve Suriye gibi devletler arasında sıkışmış bir halkın gerçek anlamda iradeli bir Özgürlük Mücadelesini başlatmak kolay bir iş değildi; herkesin göze alabileceği bir iş de değildi. Örgütler kurulabilir, bu örgütler şu veya bu düzeyde Kürt toplumundan destek de alabilirdi. Çünkü Kürtlerin bir özgürlük sorunu, bir özgürlük ihtiyacı, bir demokrasi ihtiyacı vardı. Bu nedenle biraz Kürtlükten ve özgürlükten söz eden herhangi bir hareketin şu ya da bu düzeyde bir taban bulması mümkündü. Ama halkın taleplerini karşılayacak, talepleri konusunda örgütlenme yaratacak ve bunun mücadelesini verecek bir örgüt ve halk gerçeği ortaya çıkarmak apayrı bir konudur. Birincisi o günün koşullarında ne kadar mümkünse, ikincisi de o kadar zordu. Çünkü Kürt, Kürdistan, Ortadoğu ve uluslararası sistem gerçeği düşünüldüğünde, böyle bir mücadeleyi göze almak, buna cesaret etmek kolay bir iş değildi. Bugün herkes konuşuyor, ama konuşmakla pratiğe geçmek ayrı şeylerdir. Hele Abdullah Öcalan Önderliğinde, PKK öncülüğünde büyük değerler yaratıldıktan, özgürlüğü için direnen bir halk gerçekliği ortaya çıkarıldıktan ve Kürt sorunu bölgesel bir sorun haline getirildikten sonra tabii ki herkes daha cesaretli konuşabilir. Ama 1970’lerdeki durum böyle değildi.

O dönemde Türkiye’de belirli bir siyasal kriz vardı. Özelikle devrimci demokratik hareketin gelişmesiyle birlikte bir siyasal irade boşluğu oluşmuştu. Devrimci mücadelenin gelişme ortamında Kürdistan’da da belirli hareketler ortaya çıktı. Sömürgeciliğin önceleri uyguladığı sertliğin, ezme politikasının açıkça gündeme gelmediği bir süreçte birçok örgüt ortaya çıkmıştı. Kürdistan gerçeğinde egemenlerin ortaya çıkan her hareketi ezmek istediği ve ezip geçtiği bilinmektedir. Ancak bu hareketler bu düşman gerçeği ortamında sınavdan geçmiş, denenmiş ve ayakta kalmış hareketler değildi. Sömürgeci faşistler Türkiye ve Kürdistan’daki gelişmeleri görerek 12 Eylül’de harekete geçince, ortada sadece Türkiye cephesinde değil, Kürdistan cephesinde de örgüt kalmamıştı. Hareketimiz de çok büyük darbeler yemiş, o ortamda geri çekilmek zorunda kalmıştı. Şunu vurgulamalıyız ki, 12 Eylül rejimi en ağır saldırılarını PKK’ye karşı yöneltmiş, bu yönüyle en ağır darbeyi yiyen de PKK olmuştu. Cezaevlerine en fazla PKK önder kadroları, sempatizanları ve taraftarları doldurulmuştu. Çünkü 12 Eylül bir kök kazıma harekatı olarak gündeme gelmiş, en fazla da Kürdistan’da PKK’nin etkili olduğu alanlarda çok sert bir harekât yürütmüştü. Bunu 12 Eylül döneminde yaşayan ve siyasetle yakından ilgilenen herkes bilmektedir.

Önder Apo nasıl 12 Eylül öncesi büyük bir önderlik iradesi, örgütçülüğü ve eğitselliğiyle güçlü bir hareket ortaya çıkarmışsa, bu hareketle Kürdistan’ın her tarafında nasıl büyük bir uyanışa yol açmış ve sömürgeci sistemi zorlayacak bir gelişme yaratmışsa, 12 Eylül faşizmini de önceden fark etmiş, yurtdışına çıkarak hareketin sürekliliğini sağlamaya çalışmıştır. Çünkü 12 Eylül’ün ayak sesleri Maraş katliamı ile birlikte duyulur olmuştu. Maraş katliamı sonrası Önder Apo’nun yaptığı değerlendirmelerde -ki, bu değerlendirmeler daha sonra Maraş Katliamı Üzerine adıyla bir broşür olarak da çıkmıştır- askeri sistemin bir darbe yapmak için hazırlandığını, demokrasi güçleri ve sol güçler bir araya gelmezlerse Türkiye’de bir darbenin gerçekleşeceğini belirtmiştir. Bu belgeler hala vardır, isteyenler bulup okuyabilir. Ne var ki ne Türkiye devrimci demokrasi güçleri ne Kürdistan’daki örgütler bu gerçeği kavramışlardır. Bu gerçeği kavrayarak faşizmi durduracak, faşizme karşı duracak bir cephe yaratmadıkları için 12 Eylül gelmiş ve bütün örgütler darbe yiyerek etkisizleştirilmişlerdir.

İşte bu ortamda Önder Apo 1980 sonrası büyük bir emek ve çabayla PKK’yi yeniden örgütlemeye ve mücadele eder hale getirmeye çalışmıştır. 12 Eylül darbesi sonrası en zor iş bir örgütü yeniden örgütlemek ve ayağa kaldırmak ve mücadele eder hale getirmekti. Bunu Önder Apo Ortadoğu’da kalarak başarmıştır. Avrupa’ya ya da Kürdistan’a ve Kürdistan gerçeğine uzak başka bir yere giderek mültecileşmemiştir. “Darbecilerin geri çekilmesini bekleyelim, ondan sonra yeniden faaliyet içine gireriz” yaklaşımı içinde olmamıştır. Aksine 12 Eylül darbesi öncesinden başlayarak örgütü yeniden toparlamaya, yeniden mücadele eder hale getirmeye çalışmıştır. Şunu rahatlıkla söyleyebiliriz: 1980-84 arası yıllar Önder Apo’nun Önderlik gerçeğini veya rüştünü tam anlamıyla kanıtladığı yıllardır. 1980-84 arasında ya bu hareket toparlanacak, örgütlenecek ve mücadele eden bir hareket olacak, ya da mültecileşecek, marjinalleşecek, artık Türk devletine karşı mücadele edemez bir duruma düşecekti. Önder Apo işte inançların zayıfladığı o yılgınlık ortamında PKK kadrolarını eğitip örgütleyerek yeniden mücadeleyi yükseltir hale getirmiştir. 15 Ağustos hamlesi böyle büyük çabalar sonucunda gerçekleşmiştir.

Önder Apo ilk günden bugüne kadar en zor koşullarda yol göstererek, önderlik yaparak, doğru strateji ve taktikler ve doğru pratik politikalarla bu örgütü her türlü saldırıdan korumuş, sürekli güçlenen, gelişen ve geniş bir halk hareketi haline gelen bir siyasi güç olmuştur. Bu açıdan biz PKK’yi bir önderlik hareketi olarak görüyoruz. Bu harekette önderlik rolünün çok önemli oldu-ğunu söylüyoruz. Bunun kişiyi yüceltme, abartma ve büyütme ile alakası yoktur. Bu bizzat Önder Apo’nun kendi çabasıyla yarattığı bir gerçekliktir, bir durumdur, objektif bir gerçekliktir. Bu bakımdan hareket içinde de, halk içinde de etkisi çok büyüktür. Öyle ki, hareket de halk da hep Önder Apo’ya bakmıştır, her türlü sıkıntısını gidermesini ve her sorununu çözmesini Önder Apo’dan beklemiştir. O gerçekten de böyle bir Önderliktir. Zor koşulları mücadele gerekçesi haline getiren, en zor koşullarda bile çalışmasını, örgütlemesini ve değer yaratmasını bilen bir önderlik gerçeğidir. Bu da belirli yönleriyle halkta ve kadroda Önder Apo’nun her soruna çare bulacağı biçiminde bir algı ortaya çıkarmıştır. Zaten dost düşman herkes bu gerçeği böyle görmüştür.
Emperyalist-kapitalist sistemin, Türkiye’nin, bölge gericiliğinin ve yine iç gericiliğin hepsinin birleştiği nokta şu olmuştur: Eğer Apo tasfiye edilirse PKK de tasfiye olur, Apo ortadan kaldırılırsa PKK de ortadan kaldırılır. Böyle ortak bir algı ortaya çıkmıştır. Zaten uluslararası komplo hareketimize karşı her türlü saldırıyı yapmış, her türlü baskı ve kuşatmayı uygulamış, ama sonuç alamamıştır. Bu nedenle hareketin karargahı olarak görülen Önderliğe yönelmiş, Önderliği etkisizleştirerek bu hareketi tasfiye etmeyi önüne koymuştur. Zaten Önder Apo “yetersiz yoldaşlar ve sahte dostlar nedeniyle komplo beni hedef aldı, bütün oklar bana yöneldi” diyerek bir yandan gerçeği dile getirmiş, bir yandan da hareketin, halkın, herkesin bütün her şeyi önderlikten beklemesinin ve sorumluluklarını önderliğe yüklemesinin böyle bir durum ortaya çıkardığını vurgulamıştır.

Bu yönüyle 15 Şubat uluslararası komplosu hareketimizi tasfiyeye yönelik bir komplodur. Bu komplo sadece bir hareketi tasfiye etmeye yönelmemiş, esas itibariyle Önder Apo ve hareketimiz şahsında Kürt soykırımını tamamlama saldırısı olarak gerçekleşmiştir. Nasıl Türk devleti Cumhuriyetin kuruluşundan sonra Kürtleri tasfiye etmek ve Kürt soykırımını yapmak için erkenden Kürtlerin üzerine gitmiş, Kürdistan’ın üzerindeki baskıyı arttırarak Şeyh Sait ve arkadaşlarının idamına yol açan bir provokasyonla Kürt soykırımını gerçekleştirmek istemiş, daha sonra Ağrı ve Dersim’de katliamlar yapmışsa, Kürtlerin uyanışı söz konusu olduğunda siyasi soykırım operasyonları, her türlü baskı ve zulümle Kürtlerin üzerine gidip sindirmek istenmişse, özcesi Şark Islahat Planı ve İnönü’nün Doğu Raporları çerçevesinde Kürtleri soykırıma uğratmak istemişse, 15 Şubat komplosu da bu soykırım amacının tamamlanması için gerçekleştirilmiştir. Çünkü Kürtleri ortadan kaldırmaya yönelik şekillenmiş bir özel savaş devleti olan Türk devleti 1970’lere gelindiğinde Kürtlerin bir daha ayağa kalkamayacak kadar ezilip sindirildiklerini düşünüyordu. Kültürel soykırımın önemli oranda başarıldığını, kalanların da kısa sürede bitirileceğini düşünüyordu. Ama 1970’lerde dünyada ve Türkiye’deki siyasal ortamda, yine Güney’deki hareketin yarattığı kısmi etki ve yenilgisinin sorgulanması ortamında gerçekleşen hareketimizin Kürt gençliğini uyandırdığı, Kürt toplumunda özgürlük ve demokrasi arayışını yükselttiği, bu hareketin sadece Kuzey Kürdistan’da değil, tüm parçalarda Kürt uyanışını gerçekleştirdiği görülerek, böyle bir komployla soykırımın tamamlanması önündeki engel ortadan kaldırılmak istenmiştir.

Kuşkusuz uluslararası güçlerin amacıyla Türk devletinin amacı bu komplo sürecinde örtüşmüştür. Uluslararası güçler özellikle Ortadoğu’ya müdahale etmeden, Ortadoğu’ya yeni bir düzen vermeden önce PKK gibi güçlü bir devrimci hareketi tasfiye ederek böyle bir müdahalenin sorunsuz gerçekleşmesini hedeflemiştir. Öte yandan Önder Apo’ya yönelik komployla Türkiye’yi tamamen kendilerine bağlayıp Ortadoğu’da kullanmak istiyorlardı. Kürdistan’ın tüm parçalarında PKK öncülüğünde büyük bir uyanış ortaya çıkmıştı. Uluslararası güçlerin bir diğer amacı da PKK’nin öncülüğü ve iradesinin kırılıp KDP ve YNK’nin kontrolündeki bir Kürt gerçeği yaratmaktı. Türkiye ise Demirel’in ‘bin yıllık bela’ dediği PKK ve yarattığı Kürt gerçeğini tasfiye ederek Şeyh Sait direnişiyle başlatılan kültürel soykırım hamlesini Önder Apo’nun idamı ve hareketimizin tasfiyesiyle sonuca götürmek istiyordu. Bu açıdan Önderliğin esaretinin hareketimiz ve halk açısından anlamı büyüktür. Zaten 15 Şubat ‘kara gün’ ilan edilmiştir. Halk Türk devletinin bu komployla ne yapmak istediğini derinden hissetmiştir. Bu nedenle komplo sürecinde büyük bir direniş göstermiş, Önder Apo’nun yakalandığı günü kara gün ilan etmiştir.

Bizim açımızdan komplo Kürt soykırımını tamamlamak, Kürt iradesini kırıp tümden bitirmek isteyen gericilikle bu halkın iradesinin, özgürlük ve demokrasi güçlerinin kıran kırana yeni bir mücadeleye girdiği dönemi ifade etmektedir. 15 Şubat 1999’da Önder Apo’nun esareti çok tehlikeli bir süreci ortaya çıkarmıştı. Önder Apo şahsında hareket bitirilmek, halkın umutları ve iradesi kırılmak isteniyordu. Çünkü Kürt gerçeğinde tarihte hep biraz da şöyle olmuştur: Önderler tasfiye edilerek halkın iradesi ve umudu kırılmış, Kürtler üzerindeki siyasi egemenlik ve kültürel soykırım politikası daha rahat biçimde yürütülmüştür. Bir halkın iradesi ve bu halkın iradesine saygı demek önderliğine saygı demektir. Önderliğine saygı göstermeyen, iradesini kıran, onu imha etmek isteyen bir güç o halkın da iradesini kırıp imha etmek istiyordur. Özellikle Kürt gerçeğinde önderliğe yaklaşım, dolayısıyla önderliklerin konumu kesinlikle böyledir. Zaten halkımız böyle hissettiği için uluslararası komplo sürecinde “Güneşimizi Karartamazsınız” sloganıyla önderlik etrafında ateşten barikat kurmuştur. Onlarca kadro, yurtsever, sempatizan kendilerini yakarak feda etmişlerdir. Bu bile 15 Şubat’ın ne anlama geldiğini ortaya koymaktadır. Bu bakımdan 15 Şubat uluslararası komplosuna karşı mücadele etmek, onu yenilgiye uğratmak hareketimiz açısından stratejik bir anlama sahip olmuştur. Komplo boşa çıkartılmadan halkımızın özgürlüğünü ve demokrasisini kazanmak mümkün değildir.

Bu açıdan hareketimiz 15 Şubat’a büyük bir öfke günü olarak bakmaktadır. 15 Şubat bir öfke günüdür, uluslararası komplocuların hedeflerini boşa çıkartma günüdür, Önderliği sahiplenme günüdür, Önderlikle bütünleşme günüdür. Önderliği daha doğru anlama ve bu komplonun nedenlerini iyi kavrayıp hareketimizin bir daha bu tür komplolarla karşılaşmasının önüne geçme günüdür. Bu yönüyle hareketimiz uluslararası komplonun bilince çıkarılmasını özgürlüğü ve demokrasiyi kazanmanın bilince çıkarılması olarak ele almıştır. Önder Apo, ancak uluslararası komplo doğru anlaşılırsa etkili mücadele verilebilir değerlendirmesinde bulunmuştur. Dolayısıyla ancak uluslararası komployu boşa çıkarma yaklaşımıyla mücadele yükseltilebilir ve zafer kazanılabilir düşüncesiyle hareket etmiştir. Önder Apo İmralı’da yazdığı savunmalarda “Tarihsel komplolar gelişmeleri durdurmaz, hızlandırır” biçiminde bir değerlendirmede bulunmuştur. Bunun anlamı şudur: Eğer bu komplo anlaşılır ve boşa çıkarılırsa, bu sadece komplonun boşa çıkarılması değil, tarihi gelişmelerin hızlanması anlamına da gelecektir. Bu açıdan hareketimiz başından itibaren komplonun bilince çıkarılmasına çalışmış, komplonun bir soykırım hareketi olduğunu ve buna karşı mücadelenin soykırıma karşı mücadele olduğunu belirlemiş, bu bakımdan Önder Apo’nun özgürlüğünü sağlamanın soykırıma karşı bir mücadele olduğunu bilerek hareket etmiş, bu nedenle uluslararası komplo boşa çıkarılmıştır. Uluslararası komplonun anlaşılması, bilince çıkarılması ve bu temelde de komploya karşı bir mücadele gerçekliğinin ortaya çıkarılması sağlanmıştır.

Kuşkusuz uluslararası güçler ve Türkiye hala Önder Apo’nun merkezinde olduğu bir komplo yürütmek istiyorlar. Ama artık komplo anlaşılmıştır, Önder Apo gerçekliği anlaşılmıştır. Komplo ve Önder Apo gerçekliği bilince çıkarılırsa -ki halkımız hem komployu bilince çıkarmış hem de Önderlik gerçeğinin bu mücadeledeki yerinin ne olduğunu çok iyi kavranmıştır- 15 Şubat’a karşı mücadele aynı zamanda soykırımı sonlandıracak özgürlüğü ve demokrasiyi kazanma mücadelesi olacak ve kesin başarıya ulaşılacaktır. Zaten uluslararası komplo boşa çıkarılmıştır. Eğer komplonun bilince çıkarılması gibi bu yeni komplo süreci de bilince çıkarılırsa, yenilgiye uğratılması daha da kolay olacak ve sonuçta Kürt sorununun demokratik çözümü sağlanarak her türlü komploya en doğru karşılık verilmiş olacaktır.

Avrupa’daki Kürtler tecride karşı 18 gün sürecek uzun yürüyüş gerçekleştirecekler. Bu yürüyüşü nasıl değerlendiriyorsunuz?

Önder Apo’ya yönelik uluslararası komplo sürecinde Avrupa’daki halkımızın tutumu gerçekten kahramanca oldu. Belki de Önder Apo’yu sahiplenmenin öncülüğünü yaptı. Bunda Önder Apo’nun Roma’ya gitmesinin etkisi olsa da, Avrupa’daki halkımız her zaman Önder Apo’ya bağlılığını göstermiştir. Zaten birçok yurtsever Önder Apo’nun bulunduğu alana giderek Onun tarzını, üslubunu, devrimci ve yurtsever özünü anlamış, büyük bir saygı duymuş ve bağlılığı fazlasıyla artmıştır. Önder Apo’yla yaşadıkları birkaç günü her zaman yerine getirilmesi gereken üzerlerindeki bir sorumluluk, bir yük olarak görmüşlerdir. Bu duygular komplo döneminde Avrupa’daki halkımızın direnişine yansımıştır. Zaten Avrupa’daki halkımızın geçmiş dönemlerde de her türlü tasfiyeciliğe ve provokasyona karşı en net tutumu aldığı bilinmektedir. Bu açıdan Avrupa’daki halkımız Önderliğe bağlılığını her zaman en yüksek düzeyde sürdürdüğü gibi, komploya karşı mücadelede de yerini hep en önde almış, hiçbir dönemde Önderliğe karşı duyarsız kalmamıştır. Bu yönüyle Avrupa’daki halkımızın Önderliğe bağlılığını bir daha burada minnet ve saygıyla anıyoruz. Avrupa’daki halkımızın komplonun gerçekleştiği dönemdeki tutumu da unutulmayacaktır.

Bu yönüyle altı aylık tecridin, tehdit ve şantajın sürdüğü bir ortamda Önder Apo’ya yönelik bu tecride, şantaj ve tehdide karşı Avrupa’daki halkımızın gerçekleştireceği yürüyüş anlamlıdır. Geçen süreçte gençler ve kadınlar da önemli bir eylemsellik içinde oldular. Önderlik söz konusu olduğunda kesinlikle her türlü fedakarlığı gösterebileceklerini ortaya koydular. Bunu zaten önemli bir gelişme olarak değerlendirdik, değerlendiriyoruz. Bu yürüyüşle halkımız bu büyük bağlılığını bir kez daha göstermektedir. Kendileri sadece Önderliğe bağlılığı ve sahiplenmeyi ortaya koymayacaklar, eylemleri aynı zamanda bütün Kürdistan parçalarındaki halkımızın Önderliği sahiplenmesine bir çağrı olacaktır.

Kuşkusuz bu yürüyüş Önderliğimiz şahsında başta şehitlerimiz olmak üzere büyük mücadele değerlerimizin sahiplenilmesi anlamına gelmektedir. Yine Önderliğimize sahip çıkma Avrupa’daki halkımızın on yıllardır mücadeleye yaptığı katkıları sahiplenme anlamına gelecektir. Avrupa’daki halkımızın da binlerle ifade edilen şehitleri vardır. Birçok genç Avrupa’dan gerillaya katılmış ve şehit düşmüştür. Avrupa’da basın çalışmalarından, diplomasi çalışmalarından arkadaşlarımız gelmiş ve şehit düşmüşlerdir. Avrupa’daki halkımız Avrupa’daki hiçbir toplumun, hiçbir halkın yapmadığı kadar ülkesine bağlanmış, ülkesindeki mücadeleyi sahiplenmiş, ülkedeki mücadeleden kopmamıştır. Avrupa’daki bazı halklar ve örgütler gibi mülteci konumuna düşmemiştir. Avrupa’da kesinlikle başından sonuna kadar ülkedeki mücadeleyi destekleyen konumda olmuştur. Bu açıdan halk sevgisinin, ülke sevgisinin gelişmesinde Avrupa’daki bu destek ve katılımların, bu yüzünü ülkeye dönmenin büyük payı vardır. Avrupa’daki bu yürüyüş Önderlik üzerindeki tecrit, şantaj ve tehdidin yanında, son süreçte AKP-Fetullah cephesinin Kürt Özgürlük Hareketi’ni tümden bitirme, Kürt halkının iradesini kırma ve sömürgeciliği Kürdistan’da yeniden inşa edip kültürel soykırımı tamamlama politikalarına da bir cevap oluyor.

Artık Önderlik üzerindeki tecrit sadece bir görüş yaptırmama, avukatlarla görüştürmeme değildir. Kürt Özgürlük Hareketi’ni bir bütün olarak tasfiye etme savaşının odaklandığı bir yerdir. Bu yönüyle Önder Apo’ya yönelik politikalara karşı mücadele, bir bütün olarak Kürt Özgürlük Hareketi’nin tasfiye edilmek istenmesine karşı mücadeledir. Savaşın odaklandığı yerin İmralı olduğunun ortaya konulması, bu konudaki hassasiyetin yüksek tutulması açısından değerlidir. Çünkü zaman zaman çeşitli kesimlerin sanki Önder Apo’ya yönelik tecrit, şantaj ve tehdidi özgürlük mücadelesinden ayrıymış, sanki bir kişiye yönelmiş bir tecrit, tehdit ve şantajmış gibi gösterme çabaları vardır. Bu tür yaklaşımlar Türk devletinin Kürt Özgürlük Hareketi’ni, Kürt halkının Özgürlük Mücadelesini tasfiye etme politikalarını gözden kaçırma, basitleştirme ve sıradanlaştırmaya hizmet etmekte, böylelikle inkarcı sömürgeci AKP-Fetullah cephesinin kendi siyasal egemenlikçi kültürel soykırım politikalarını daha az tepki alarak sürdürmesine zemin olmaktadır. Bu açıdan doğrudan Önder Apo üzerindeki tehdit, tecrit ve şantajı protesto eden, ona karşı tutum alan böyle bir yürüyüşün olması önemlidir. Şubat ayı Önderliği sahiplenme, Önderlik şahsında Kürt halkına karşı gerçekleştirilen komploya karşı mücadele etme ve bunu protesto etme günleri olduğundan, bu uzun yürüyüş böyle bir mücadele atmosferini oluşturmada, canlı tutmada, gündemleştirip bütün Kürdistan’ın parçalarında ve Kürtlerin bulunduğu her alanda bulunduğu halkımızı harekete geçirmede de rolünü oynayacaktır. Bu temelde halkımızın bu eylemini selamlıyorum.

CPT, AİHM ve uluslararası kuruluşların tecrit karşısındaki sessizliğini neye bağlıyorsunuz?

CPT, AİHM ve uluslararası kuruluşların bu tecrit, tehdit ve şantaj uygulaması karşısındaki sessizliği suç ortaklığını ifade ediyor. Önder Apo İmralı’ya ilk götürüldüğünde bir Avrupalı yetkilinin gelip kendisiyle konuştuğunu, bundan sonra İmralı’daki durumumun kendi takiplerinde olacağını belirttiğini söylüyor. Bu açıdan CPT, AİHM ve ilgili kuruluşların buradaki uygulamaları ve gelişmeleri bilmemeleri mümkün değil. Kürt halkı ayakta, sürekli kendilerine başvuru var, ama buna rağmen sessizler. Türkiye onlara göre hukuk devleti. Ama altı-yedi aydır Önder Apo keyfi bir biçimde avukatlarıyla görüştürülmüyor. Avrupalılar kendilerinin hukuk devleti olduğunu, hukuka çok önem verdiklerini söylüyorlar. Buna rağmen kendilerine üye olan, bazı konularda bağlı olan Türk devletine hiç ses çıkarmıyorlar. Bu kadar avukatın tutuklanmasına ses çıkarmıyorlar. Onlar da biliyor ki avukatların tutuklanması tamamen siyasidir. Bu, açıktan açığa İmralı merkezli yürütülen savaşı gösteriyor. Dolayısıyla İmralı odaklı bir tasfiye harekatı söz konusu olduğu için göz yumuluyor. Çünkü bu tasfiye harekatı içinde kendileri de var. Bu nedenle de İmralı’daki uygulamalara sessiz kalıyorlar.

ABD ve Avrupa’nın desteği olmasa Türk devleti bu uygulamaları yapamaz, bu kadar demokratik siyasetçiyi tutuklayamaz, avukatları tutuklayamaz, gazetecileri tutuklayamaz. Hukuksuz bir biçimde altı ay boyunca görüşmeleri engelleyemez. 12 Eylül faşizmi döneminde bile avukat görüşmelerini böyle keyfi engellemiyorlar, en azından görüştürüyorlardı. Yine çok kısa da olsa tutukluların aileleriyle görüşmesi oluyordu. İçerde öldü mü kaldı mı spekülasyonları yapılmaması için bunları yapıyorlardı. Ama şimdi dünyada görülmemiş bir biçimde avukat görüşmelerine engel çıkarıyorlar. Kürt halkının duyarlı olduğu bu Önderliğe yaklaşımın savaşı daha da şiddetlendirdiği, tepkileri daha da arttırdığı bilinmesine rağmen, bu kurumlar hiçbir girişimde bulunmuyorlar. Avrupa’da bu kadar eylem olmasına rağmen harekete geçmiyorlar. Demokratik ülkelerde topluluklar demokratik tepkilerini bu kadar ortaya koydukları zaman, orada bırakalım bu tür örgütleri, hükümetler bile harekete geçer. Ama CPT ve AİHM Kürt halkının tepkilerini ciddiye almıyor. Nasıl Türk devleti istediğiniz kadar bağırın çağırın diyor, Kürt halkının demokratik tepkilerini, örgütlenmelerini ve istemlerini ciddiye almıyor ve önemsemiyorsa Avrupa da önemsemiyor. CPT de, AİHM de, uluslararası kuruluşlar da önemsemiyor. Almanlar, Fransızlar ya da İngilizler herhangi bir konu için bu kadar tepki içinde olsalardı, acaba CPT, uluslararası kuruluşlar böyle mi hareket ederlerdi, tepkileri böyle mi olurdu? Tüm bunlar suç ortaklığını gösteriyor.

İnsan Hakları ve hukuk bunlar için ancak işlerine geldiği zaman gündeme konulan konulardır. Herhangi başka bir hükümet olsaydı, Türkiye’nin yaptıklarının onda birini, hatta yüzde birini yapsaydı, o hükümet veya devletle ilişkileri iyi değilse dünyayı başlarına yıkarlardı. Faşist bir hükümet ve devlet olarak eleştirmekten öte, o devlet veya hükümetin ne kadar vahşi olduğunu ortaya koyar, üzerlerine bomba yağdırırlardı. Binlerce insanın ve avukatların nasıl tutukladıklarını, çocuklar ve kadınların sokaklarda nasıl öldürdüklerini, halkın üzerine uçaklarla nasıl bomba yağdırdıklarını, sivil insanları nasıl öldürdüklerini gündeme getirerek o devlet ve hükümetin üzerine gidip yıkarlardı. Ne var ki Türkiye söz konusu olduğunda bırakalım üzerlerine gitmeyi, “Dostlar alışverişte görsün misali hukuk ve vicdan konusunda zevahiri kurtarmak açısından bazı eleştiriler yapsak da önemli değil, siz devam edebilirsiniz” demektedirler. Tutumları hükümet için bu mesajı ifade ediyor. Nitekim Beşir Atalay yaptıkları bu kadar zulüm ortamında “dışarıdan fazla tepki almıyoruz” diyor.

Hala Kürt sorunu söz konusu olduğunda dünyada hukuk da, vicdan da, insan hakları da, değerler de bitiyor. Tamamen siyasal ve ekonomik çıkarlar gündeme giriyor. Avrupalıların tutumunu bunlar belirliyor. Dünyanın başka yerinde olsaydı, Türk devletinin yaptıklarını başka bir ülke yapsaydı, Ortadoğu’da bu kadar kullandıkları bir ülke olmasaydı, Türkiye bunların onda birini değil yüzde birini bile yapamazdı.

Kürt Halk Önderi’nin aile görüşüne çıkmamasını nasıl değerlendiriyorsunuz? Psikolojik savaş merkezlerinin Kürt Halk Önderi’nin görüşe çıkmamasını yorumlama biçimiyle ne amaçlanıyor? 

Önder Apo’nun görüşmeye neden çıkmadığı aslında çok nettir. Daha 27 Temmuz’da avukatlarına “İsterseniz bundan sonra görüşmeye gelmeyebilirsiniz” demiştir. Çünkü AKP’nin oyalama ve zamana yayarak tasfiye etme politikasına Kürt Özgürlük Hareketi tavır koyduktan sonra AKP’nin o güne kadar yaptığı saldırı hazırlığını görülmedik biçimde pratikleştireceğini bilmektedir. AKP bu savaşı yürütürken savaşın merkezinin İmralı yapılacağının da farkındadır. Önder Apo “AKP bana bu kadar öfkeleniyor, bunun nedeni savunmalarımı okumasıdır” demişti. Önderlik Savunmalarında AKP’nin nasıl bir hareket olduğunu detaylı açıklamıştır. Onun kendine demokrat, kendine Müslüman maskesini düşürmüştür. Esas olarak da Türkiye’de herhangi ciddi bir değişim olmadığını, sadece bir iktidar kaymasının olduğunu, bunun da hem uluslararası çıkarların ihtiyacı hem de Kürt Özgürlük Hareketi’ni tasfiye etmede eski iktidar bloklarının etkisiz kalması sonucu gerçekleştiğini ortaya koymuştur. Bu yönüyle Kürt sorunu söz konusu olduğunda AKP’nin geçmişteki iktidarlardan daha tehlikeli olduğunu, daha maskeli, sinsi ve örtülü bir siyasal egemenlik ve kültürel soykırım peşinde koştuğunu vurgulamıştır. Nitekim gerilim ortaya çıkar çıkmaz derhal 13 yıldır görülmemiş düzeyde bir tecrit, tehdit ve şantaj politikasını İmralı’da uygulamaya başlamıştır. Daha önce de tecrit uygulanmış, baskı ve şantaja başvurulmuştur. Ama ilk defa bu kadar uzun süreli bir tecrit uygulandığı gibi, bu tecridi hukuki bir kılıfa uydurmak için de çalışma yapıldığı bilinmektedir.

Sadece tecrit uygulanmıyor, sadece buna yasal kılıf hazırlanmaya çalışılmıyor. En fazla da Önder Apo aleyhinde bir kara propaganda ve teşhir saldırısı yürütülmektedir. Kürt halkı nezdinde, Türkiye ve dünya kamuoyunun gözünde düşürmek için yoğun bir karalama kampanyası başlatılmıştır. Önderliğin ateşkes istediği, demokratik siyasal çözüm için AKP’ye fırsat tanıdığı süreçte, AKP zaman kazanmayı kendisi için önemli gördüğünden, yandaş basın ve çeşitli çevreler “Apo görüşülebilir bir aktördür” derlerken, şimdi tamamen Önder Apo’ya yönelik çok boyutlu bir saldırıya geçmişlerdir. Bu yönüyle Önder Apo üzerinde tehlikeli bir saldırı yürütüldüğü açıktır. Buna karşı halk mücadele veriyor, hareketimiz mücadele veriyor. Hareketimiz Önder Apo üzerindeki tecrit ve baskının savaş nedeni olduğunu defalarca tekrarlamıştır. AKP Önder Apo konusunda hareketin de, halkın da ne kadar hassas olduğunu bilmektedir. Buna rağmen tecridi gevşetmesi, tehdit ve şantaj politikasını bırakması bir yana, bu uygulamaların sürdürüleceğini her defasında tekrarlamaktalar.

Bu süreçte siyasi soykırım operasyonları yoğunlaştırılmıştır. BDP’nin elini ayağını kırarak etkisiz hale getirip Kürdistan AKP’nin at koşturduğu bir yer haline getirilmek istenmektedir. Kürt demokratik hareketini bu yönlü tasfiyeye yönelirken, Önderliğin de bütün avukatlarını tutuklamışlardır. Bu tutuklamalar açıktan açığa Önder Apo’ya nasıl yaklaşıldığını ortaya koymaktadır. Bu süreçteki tüm uygulamalar AKP’nin yüzünün teşhir olmasında önemli bir etken olmuştur. İşte böyle bir süreçte üzerindeki baskıyı hafifletmek ve halkın Önderlik üzerindeki tecride yönelik tepkilerini gevşetmek için ailesiyle bir görüşme yaptırmak istemiştir. Bununla altı aydır süren bu ağır baskı ve tecridi sıradanlaştırmaya, meşrulaştırmaya, normalleştirmeye çalışmıştır.

Böyle bir görüşme yaptırılarak, altı aydır süren bu büyük savaş, Türk devletinin askeri ve siyasi saldırıları ve buna karşı gerçekleşen direniş yokmuş, ortam sanki normalmiş gibi bir hava yaratılmak istenmiştir. Her ne kadar siyasi ve askeri saldırılarda ısrar etse de, yine de her zaman ortamı gevşetme ve yumuşatmaya ve böylelikle bu saldırılarını daha kolay gerçekleştirmeye çalışmıştır. AKP’nin dokuz yıllık politikası böyledir. Bir yandan saldırılarını arttırırken diğer yandan beklenti yaratarak adım adım demokrasi ve özgürlük güçlerini sınırlandırmaya ve kendisini etkili kılmaya çalışmıştır. Bu defa da benzer bir yaklaşımla bir görüşme yaptırıp baskılarını gözden kaçırarak tepkileri azaltmayı hedeflemiştir. Ama AKP’yi en iyi tanıyan, AKP’nin taktiklerini en iyi bilen Önder Apo buna geçit vermemiştir. Tecridi ve baskıları sıradanlaştırma, tasfiye politikası izlediği halde hala kendine Müslüman, kendine demokrat yüzünü gizleme imkanı bulmaması için ailesiyle görüşmeyi reddetmiştir. Sadece tecridin, tehdidin ve saldırıların normalleştirilmesine karşı çıkmamış, aynı zamanda AKP’ye de tutum koymuştur. Bu duruşuyla açıkça AKP’nin politikalarına karşı sadece direnilir, AKP ile herhangi bir uzlaşma ve görüşme, herhangi bir şey olması mümkün değildir demiştir. Bu durumda tek doğru yolun AKP’nin politikalarına karşı tutum alınması gerektiğini göstermiştir. Bu tutumdan, bu mesajdan daha açık ne olabilir?

Avukatları tutukluyken, siyasi soykırım operasyonları varken, basın bile susturuluyorken, Kürtlerin sesi kısıtlanıyor ve nefesi alacakları hiçbir ortam bırakılmak istenmiyorken, Önder Apo’dan başka hangi tutum beklenebilirdi? Böyle bir ortamda tabii ki Önder Apo görüşmeyi reddederdi ve reddetmiştir. Bu kadar açıktır. Bunu yorumlamak için öyle büyük siyasetçi, büyük analizci olmaya gerek yoktur. Altı aylık siyasal ortam, Türk devletinin Kürt Özgürlük Hareketi ve Önder Apo’ya yaklaşımı, İmralı’da uyguladığı politikalar, avukatların tutuklanması ve kimi ‘iyi Kürtler’ üzerinden Önder Apo’ya karşı karalama kampanyası sürdürüldüğü dikkate alınırsa, aile görüşmesini reddetmesinin açıktan açığa AKP Hükümetine karşı bir tutum olduğu rahatlıkla görülebilir. Bunu görmemek devekuşu gibi kafayı kuma gömmek olur.

Ahmet Altan ille de kendi teorisini doğrulatmak istiyor. İşte bilmem PKK hata yapmış da, Önderlik buna karşı tavır almış! PKK zamanında ve doğru tutum almıştır. Önder Apo PKK’nin neden böyle bir tutum aldığını çok iyi bilmektedir. Daha doğrusu, PKK Önder Apo’nun zihniyeti ve duruşu içinde olduğu için böyle bir tutum almıştır. PKK, AKP’ye sekiz yıl zaman tanımıştır. Tamam, zaman zaman çatışmalar olmuş ama şiddetlenmemiş, belirli bir düzeyde seyretmiştir. AKP bu ortamda seçim kazanmış, bu ortamda kendisini güçlendirmiştir. Eğer PKK AKP’ye şans tanımasaydı, AKP zaten mevcut iktidarını yürütemezdi. Ancak Önder Apo ve Kürt Özgürlük Hareketi politik ve sorumlu davranarak küçük de olsa bir çözüm imkanına fırsat ve şans tanımak istemiştir. Ama AKP dokuz yıl boyunca hiçbir adım atmamıştır. Sadece Kürt Özgürlük Hareketi’ne karşı yürüttüğü psikolojik savaşı güçlendirecek bazı adımlar atmıştır.

Önder Apo ve hareket bu kadar fırsat tanıdığı halde AKP bir türlü adım atmıyor, oyalıyor. Görüşmelerde oyalama yapıyor, sıkıştığı zaman “bana bir fırsat daha verin” diyerek İmralı’ya ve hareketimize başvuruyor. 12 Haziran seçimleri sonrasında Kürt Özgürlük Hareketi AKP’ye “Ya çözüm için tutumunu koyacak ve adım atacaksın ya da bu böyle yürümez” demiştir. İmralı’dan gelen protokollerin hareketimiz tarafından onaylanmasından sonra AKP’den net tutum beklenmiştir. Önder Apo “Erdoğan Kürt sorununu demokratik siyasal yoldan çözeceğini açıklasın” dememiş midir? Ama Erdoğan bu çağrıya hiçbir yanıt vermemiştir. “Kürt sorunu kalmamıştır, Kürt vatandaşlarımın sorunu vardır” diyen biri bir çözüm politikasının içine girebilir mi?
Dolayısıyla durum öyle Ahmet Altan’ın bildiği gibi değildir. Kendine göre iyi şeyler olacakmış da PKK bozmuş gibi bir şeyler söylemesi gerçeği ifade etmemektedir. Öyle bir durum yoktur. İyi bir şey olsaydı PKK bunu coşkuyla kabul eder ve her türlü desteği verirdi, ama böyle bir şey yoktur. AKP’nin Kürt politikası özde değişmemiştir. Kürtler üzerinde siyasi egemenlik ve kültürel soykırım politikasından vazgeçilmemiştir. Bu açıktır. Ahmet Altan sürekli “PKK yanlış yaptı” dediği için şimdi Önderliğin tutumuyla kendi tezini doğrulamaya çalışıyor. Böyle olmaz! Bu entelektüellik değildir, aydın olmak değildir. Bir tez ileri sürüyorsun, ondan sonra da olayları ve olguları o tezine göre uydurmaya çalışıyorsun. Teziniz de, bu ayarlama da yanlıştır. Bu bakımdan doğruyu görmek gerekiyor. Doğrusu da Önder Apo’nun AKP Hükümetine tutum koymasıdır. Öyle PKK yanlış yapıyor, PKK mücadele yürütüyor, savaş yürütüyor, Önder Apo buna karşıdır diye bir şey yoktur. Önder Apo’nun PKK’nin yürüttüğü savaşa ve AKP’ye gösterdiği tutuma karşı herhangi bir eleştirisi yoktur. Olsa olsa iyi savaş yürütmüyorsunuz, iyi mücadele yürütmüyorsunuz konularında eleştirileri olabilir. Önder Apo harekete küsecek de görüşe çıkmayacak, dolaylı mesaj verecek! Böyle bir şey olabilir mi? Kürt sorunu çocuk oyuncağı mıdır? Bir halkın davası çocuk oyuncağı mıdır? Öyle bir şey olsa görüşe çıkar, tutumunu da açıkça ortaya koyardı. Bu yönüyle Ahmet Altan olayı basitleştiriyor, sıradanlaştırıyor.

Zaten Ahmet Altan hem nalına hem mığına vuruyor. Tutarlı bir yaklaşımı yoktur. Bu biraz da ortamla bağlantılıdır. AKP öyle bir psikolojik ve ideolojik saldırı yürütüyor ki, Türkiye’de gerçekten aydınların, yazarların doğru tutum koyması da kolay bir iş değildir. Çünkü PKK’ye tutum almayan herkes aforoz ediliyor. Ahmet Altan hükümeti zaman zaman eleştiriyor. Eğer Kürt Özgürlük Hareketi’ne yönelik eleştirileri olmasa kendisini aforoz ederler. Başbakan’a ve AKP’ye yönelik eleştirilerini PKK’ye yaptığı eleştirilere dayanarak yapıyor. Başbakanı ve hükümeti eleştirme kredisi buradan geliyor. Ahmet Altan’ın da bunu iyi bilmesi gerekiyor.

Kuşkusuz Erdoğan’ın danışmanları ve kalemşorları tabii ki Önderliğin tutumunun AKP’ye yönelik olduğunu söylemeyeceklerdir. Onların zaten işi gücü Önder Apo’yla PKK arasına ayırım koymaktır. Önder Apo PKK’nin politikalarını yanlış görüyor diyerek, Kürt halkında kuşkular uyandırıp Kürt halkının mücadelesini gevşetmek, yetersiz kılmak istiyorlar. Bir psikolojik savaştır, bunu yürütüyorlar. Bunu anlıyoruz. Zaten Türk devletinin Kürt Özgürlük Hareketi’ne yönelik bölüp parçalama çabaları yeni değil ki! Sürekli bunu yapıyorlar. Her gün “PKK içinde şahin var, güvercin var, PKK içinde şahinler güçlendi, bilmem ne oldu, işte Apo’yla örgüt arasında çelişki var” diyerek Kürt Özgürlük Hareketi’ne karşı yürütülen psikolojik savaşın en bilinen bayatlamış, klişe oyunlarını gündemleştirmeye çalışıyorlar.

Bir çocuk bile sorar: O zaman bu kadar avukatı niye tutukladınız? Altı aydır Kürt Halk Önderinin PKK’ye yönelik eleştirilerinin toplumdan gizlenmesi için mi bu görüşmeleri yasakladınız? Bunlara çocukların inanacağı kadar bile olsa mantıklı bir cevap verilemeyeceğine göre, bu tür yorumlara kargalar bile güler. Öyle bir şey olsa, bırakalım görüşmeleri yasaklamaları, on beş günde ya da haftada bir değil her gün birkaç saat görüştürürler. Böyle bir şey olsa devlet de, AKP de amiyane tabirle düğün bayram yapar. Bu açıdan yapılan yorumlar bayatlamış psikolojik savaş argümanlarıdır. Buna halk inanmıyor. Bu tür yorumlar kafa bulandırmayı ve gerçek mesajı gözden kaçırmayı esas alıyor. Bu tür yorumlarla gündemi saptırarak Önderliğin AKP’ye karşı aldığı tutumu, Kürt Özgürlük Hareketi’ne ve halka verdiği direniş mesajı gizlenmeye çalışılıyor. Önder Apo AKP’nin şifrelerini çözmüştür. Kürt Özgürlük Hareketi AKP’nin şifrelerini çözmüştür. Halk AKP’nin şifrelerini çözmüştür. Bu nedenle artık AKP’nin numaraları da, psikolojik savaş merkezinin numaraları da halkımız için bir anlam taşımaz.

Önder Apo savunmalarında her şeyi değerlendirmiştir. Bu açıdan daha önce de “Ben söyleyeceğimi söyledim, artık bu savunmalar son savunmalarımdır” değerlendirmesinde bulunmuştur. Zaten AKP’nin nasıl bir parti olduğunu, AKP’ye yaklaşımının da, tutumunun da ne olduğunu onlarca defa görüşme notlarında ortaya koymuştur. Savunmalarda bu görüşler daha açık ve kapsamlıca dile getirilmiştir. AKP’ye neyi nasıl yapması gerektiğini söylemiştir. PKK’ye de çözüm olursa nasıl yaklaşması gerektiğini, çözüm olmazsa neler yapılması gerektiğini açıkça ortaya koymuştur. AKP’nin politikaları netleşmiş, bir çözüm politikasının olmadığı anlaşılmıştır. AKP’nin çözümsüz politikaları karşısında Kürt Özgürlük Hareketi’nin tutumu nettir. Önderliğin daha önce söyledikleri de nettir. AKP’nin çözüm politikasının olmaması halinde halkın da, PKK’nin de nasıl yaklaşması gerektiğini çok net ortaya koymuştur. Görüşmeye çıkmayarak bu net tutumu bir daha hatırlatmıştır. Kendisinin yaklaşımının nasıl olduğunu göstermiştir. AKP Önderliğin bu tutumuyla şaşkına dönmüştür. Kendilerine göre Önderliğin ailesiyle görüşmesini sağlayacaklar, böylece toplumda AKP’ye yönelik yargıları değiştirmeye çalışacaklardı. Ama Önderlik buna izin vermemiştir.

Önderliğe karşı altı aydan fazladır tecrit uygulanmaktadır. Tecride hukuki kılıf yaratılması halinde yaklaşımınız ne olacaktır? Bu 15 Şubat hareketiniz ve halk açısından nasıl karşılanacaktır?

Önder Apo’yla yedi aya yakındır görüşme olmamaktadır. Sadece bir defa aile görüşmesi yapılmıştır. Bunu da çok haksız, hukuksuz ve hiçbir biçimde kabul edilmeyecek tecride karşı tepkileri yumuşatmak için yaptırmışlardır. Önder Apo üzerindeki tecridin daha da ağırlaştırılmak istendiği, üzerinde hiçbir dönemde tanık olunmadık kadar bir baskı, tehdit ve şantaj politikasının izlenmekte olduğu görülmektedir. Altı aydır hiçbir gerekçe olmadan tecrit, tehdit ve şantaj sürdürülmektedir. Bu da yetmemiş, tüm avukatları tutuklanmıştır. Öyle ki, İmralı’ya gidecek avukat olmasın, gitse bile orada herhangi bir şey konuşmasın yaklaşımıyla bu tutuklamaları gerçekleştirmiştir. Dolayısıyla bu tutuklamalar sadece uydurma iddialar olan mesaj götürmeyle ilgili değildir. Bundan sonra Önder Apo üzerindeki politikaların ve tecridin nasıl olacağını da bu yaklaşımla ortaya koymuşlardır.

Avukatların tutuklanmasının keyfi olduğu biliniyor. Görüşme notları on üç yıldır basında yayınlanıyor. Öyle ki, görüşmelerin tümü daha Türkiye ve Kürt basınında yayınlamadan kontra sitelerde yayınlanıyordu. Bu sitelerin orijinalleri nasıl yayınladığı hala kuşkuludur. Yani öyle gizli kapaklı bir şey yoktu. Avukatlar Önderliğin düşüncelerini gazetelerde yansıtıyorlardı. Türk devleti ise tümünü dinliyor ve kaydediyordu. İsteselerdi çok önceleri müdahale yapabilirlerdi. Bilinmeyen bir şeymiş ve yeni açığa çıkarmışlar gibi avukatların tutuklanması, bu tutuklanmaların amacının ne olduğunu ortaya koymaktadır. Tamamen siyasi bir kararla bu tutuklamalar gerçekleşmiştir.
Hala Apo şöyle mesaj vermiş diyerek, geçmişte avukatların basına da yansıttıkları görüşmeleri sanki Önder Apo gizliden gizliye mesaj göndermiş de bunlar yeni açığa çıkarılmış gibi şimdi gazetelerde, televizyonlarda yayınlanıyor, konuşuluyor. Böylelikle tecridin ağırlaştırılmasının psikolojik ortamı hazırlanıyor.

Hareketimiz kongrelerinde ve konferanslarında defalarca Önder Apo’ya yaklaşımın savaş ve barış gerekçesi olduğunu açıklamıştır. Bunu kamuoyu da bilmektedir. Önder Apo’ya böyle bir yaklaşım göstermek savaş ilanıdır, PKK’ye karşı savaş açmaktır. Böyle bir tecrit zaten başlı başına savaşın tırmanması, yükselmesi anlamına gelmektedir. Çünkü tecrit sadece Önder Apo’nun tecridi değildir. Bu tecritle Kürt sorununda herhangi bir çözüm politikalarının olmadığını, Önder Apo’yu susturarak, iradesini kırarak, PKK’yi tasfiye ederek ve halkın iradesini kırarak bir tasfiye ve teslim alma politikası yürüttüklerini ilan etmişlerdir. Buna karşı tabii ki Kürt halkının, Kürt Özgürlük Hareketi’nin ve dostlarının da, Önder Apo’nun da direneceği açıktır. Şimdi böyle bir süreç yaşanıyor.

Bu tecride ve politikalara karşı sessiz kalmamız mümkün değildir. Buna karşı zaten aylardır büyük bir direniş gösterilmektedir. Bu direniş karşısında çaresiz kalan Türk devleti bütün iktidarların, faşist yönetimlerin ve 12 Eylülcülerin, 1990’lı yıllardaki derin devletin -daha doğrusu esas devletin- yaptığı gibi halka saldırarak, zindanlara doldurarak Kürt halkını özgürlüğü için mücadele edemez duruma getirmek istiyorlar. Böyle bir saldırı yürütüyorlar. Bu saldırının amacını da açıkça söylüyorlar. Sokağa çıkamaz, yürüyüş yapamaz hale getireceğiz diyorlar. Bu ne demektir? Bir halkın özgürlük ve demokrasi mücadelesini boğmak, ezmek demektir. Binlerce siyasetçi zaten bunun için tutuklanıyor. 1990’lı yıllardaki konsept yeni koşullarda uygulanıyor. Tamamen aynı konsept, aynı mantık, aynı amaç güdülüyor, sadece yöntemler değişmiştir. Kimse farklı olduğunu söyleyemez. Kuşkusuz kimi farklılıklar vardır. Halkımızın yürüttüğü mücadele sonucunda artık eski söylemle bir inkarcılık, eski söylemle Kürt Özgürlük Hareketi’ni tasfiye etme politikası, eski söylemle Kürtlerin iradesini kırma harekatı yürütülemez. Dolayısıyla yeni söylemler gündeme gelmiştir. Eskiden kart kurt’tan türemiş dağ Türkleridir, Kürt yoktur, deniyordu. Şimdi bunu demek hareketimize karşı mücadelenin baştan kaybedilmesi demektir. Bu nedenle şimdi “Kürt vardır, bazı sorunları da vardır” diyerek bu örtü altında yine Kürtlerin iradesini kırmak, Kürt Özgürlük Hareketi’ni tasfiye etmek ve bu temelde de Kürtler üzerindeki egemenlik ve soykırım politikasını yeni koşullarda sürdürmek istiyorlar. Tecrit bu anlama geliyor.

Tecrit sadece Önder Apo üzerindeki görüşme kısıtlaması değildir. Açık bir tehdit ve şantaj vardır; “teslim olacaksın, politikalarımıza boyun eğeceksin” dayatması vardır. Bu dayatmaya karşı da Önder Apo direnmektedir. Önder Apo düşüncelerini ve tutumunu açıkça ortaya koymuştur. Savunmalarında AKP’nin politikalarına karşı yaklaşımının ne olduğunu ortaya koymuştur. Son görüşmeye çıkmayarak da bunu pratik bir tutum haline getirmiştir. Bu durum bizim de, halkımızın da 15 Şubat’ta mücadeleyi daha da geliştirmemizin gerekçesi olacaktır. Zaten halkımız bütün 15 Şubatlarda ayağa kalkmış, direnmiş, Önder Apo’ya sahip çıkmıştır. Bu 15 Şubat’ta da sahip çıkacaktır. Kuşkusuz devlet ordusunu, askerini, istihbarat örgütünü harekete geçirerek halkın Önderliği sahiplenmesini engellemeye çalışacaktır. Zaten bunun için her şey yapılıyor.
Son zamanlarda psikolojik savaş saldırılarını daha da arttırmışlardır. Bazı insanları televizyonlara çıkararak, gazetelere konuşturarak Önderliğe saldırtıyorlar. Aslında bu da tecridin, şantaj ve tehdit politikasının bir devamıdır. Böylelikle Önder Apo’yu sahiplenmenin zeminini yıpratmaya çalışıyorlar. Önderliğe sahiplenmenin önüne geçmek istiyorlar. İşte böyle bir konseptle karşı karşıyayız. Tutuklamalar da, Önderlik ve hareket aleyhine yaptırılan konuşmalar da aynı amaca yöneliktir. Ama halkımız bütün bu baskılara rağmen 15 Şubat’ta Önderliğine sahip çıkacak, komploya, tecride ve tehdide yönelik tepkisini ortaya koyacaktır. Bu halk Türk devletinin tehdit ve şantaj, soykırım ve tasfiye politikalarına kurbanlık koyun gibi boynunu uzatmayacaktır. Halk direnecek ve AKP’nin bu politikalarını boşa çıkaracaktır.

Tutuklamalar ve çok boyutlu saldırılar AKP Hükümetinin gücünü değil güçsüzlüğünü ortaya koymaktadır. AKP Hükümeti güçsüz olduğu için bu kadar tutuklama yapıyor. Öyle ortada suç falan yoktur. Suç, Önderliği sahiplenmektir; suç, Kürtlerin demokratik haklarını elde etmek için mücadele etmektir. Suç bunlardır. Bunlar yüz yıllık suçlardır. “Kürtler mücadele edemez, hiç kimse ben Kürtlere öncülük yaparım diyemez, Kürtlere önderlik yaparım iddiasında bulunamaz. Böyle bir halk yoktur, böyle bir toplum yoktur, bu bakımdan böyle bir önderlik de yoktur. Böyle bir Önderliği sahiplenme de yoktur” yaklaşımıyla saldırmaktadır. Bu, yüz yıllık çözümsüz politikaların yeni koşullarda devreye girmesidir.

Önder Apo’ya görüşme yaptırmayarak, baskı uygulayarak güya kendi politikalarını kabul ettirmeye çalışıyorlar. 1980’li yıllarda Amed Zindanındaki politikanın farklı biçimi şu anda İmralı’da uygulanıyor. Amed’de de bir irade kırma, teslim alma, kendi politikalarını kabul ettirme yaklaşımı vardı. Şimdi bu politika Önderlik şahsında bütün Kürtlere uygulanıyor. Tabii ki 1980’lerdeki gibi yapılamaz. 1980’li ve 1990’lı yıllardaki uygulamalar zaten teşhir ve deşifre olmuş, lanetlenmiştir. Yapanlar bile pişman olmuştur. Şimdi kalkıp AKP’nin 1990’lardaki politikayı aynı uygulaması beklenebilir mi? Şimdi diyorlar ki, biz 1990’lar gibi yapmıyoruz. Bu politikayı uygulayanlar bile yanlışlığından söz ederken, şimdi uygulanması mümkün mü? 1980’li, 1990’lı yıllardaki uygulamaların yapılmaması AKP için yeni bir politika ve başarı değildir. Önemli olan bugün ne yapıyorsun? Doğru politika izliyor musun, izlemiyor musun? Sorun budur. Şimdi kalkıp tek kişilik yasalar çıkarıyorsun, görüştürmüyorsun. Türkiye’deki bütün tutuklara verilen hakların hiçbirisini vermiyorsun. Televizyon yok, kitaplar ve dergiler bile tek tek veriliyor. Bir radyo var, ama çoğu zaman bozuluyor. Şimdi bu tecridi daha da ağırlaştırmaya çalışıyorlar. Mecliste böyle bir yasa çıkararak bunu yapabilirler. Ama bu politika sonuç almayacağı gibi halkın direnişini daha da geliştirecektir.

Önder Apo o hücredeki yaşamı ve zorlu koşulları zaten yenmiştir. PKK gerçeği, PKK’nin devrimci tarzı orada da işlemektedir. PKK nedir? PKK zor koşulların devrimciliğidir. Şimdi Önder Apo da o zor koşulların militanlığını ve devrimciliğini yapıyor. Görüştürmeyebilirler, hiçbir görüşme de olmayabilir, bu uygulamalar bir dönem daha sürebilir. Çünkü bu bir savaştır, mücadeledir. Türk devleti bazı politikalarını ısrarla uygulayabilir. Ama Türk devletinin bu politikasını er geç kıracağız. Kuşkusuz devlet imkanlarını kullanarak bugün bazı şeyler yapabilir. Bu AKP’nin gücünü değil, onun savaş tarzını ortaya koyar. Kürt halkına, Kürt Özgürlük Hareketi’ne karşı yeni bir savaş içinde olduğunu ortaya koyar. Kaldı ki, Önder Apo’nun öyle aileyle görüşeyim, avukatlarla görüşeyim diye bir derdi yoktur. Bir görüşme olacaksa özgürlük ve demokrasi için olacak, siyasi bir değeri olacak. Yoksa kendisini sıradanlaştıran bir görüşmeyi zaten kabul etmez. Önder Apo zaten ben konuşacağımı konuştum, söyleyeceğimi söyledim, yapacağım değerlendirmelerin hepsini yaptım demiştir. Türkiye gerçeğini de, AKP gerçeğini de açıklığa kavuşturmuş, eski iktidardan yeni iktidar bloklarına, Türkiye’de oluşan iktidar kaymasına kadar cevaplanması gereken tüm konuları değerlendirmiştir. Bu yönüyle ideolojik, teorik ve siyasi anlamda genel olarak söyleyeceği yeni bir şey yoktur. Kuşkusuz günlük olarak her zaman söylenecek şeyler vardır, söyleyebilir. Ama eğer AKP Kürt sorununa doğru yaklaşmayacaksa, demokratikleşmeye doğru yaklaşmayacaksa, görüşmeleri tasfiye politikasının psikolojik savaş argümanı olarak kullanılacaksa, Önderlik bunu kabul etmez.

Meclisten yasa geçtiği zaman tabii ki savaşın Önderlik odaklı yürütülmesi resmileştirilmiş olacaktır. Bu bir öndere nasıl yaklaştığının açık kanıtı olacaktır. Bu da tabii ki bizim açımızdan, Önderlik açısından, halk açısından bir mücadele gerekçesi olacaktır. Bir bütün olarak mücadele yürüyecek. Artık mücadele sadece bir tecrit kalksın ya da görüşme olsun olmasın mücadelesi değildir. Artık bir siyasi mücadele, bir genel mücadele olarak sürecektir. Eğer İmralı merkezli genel mücadele yürütülüyorsa, bizim mücadelemiz de AKP’ye karşı bütünlüklü olacaktır. Bu aynı zamanda tecride karşı mücadeledir, bu aynı zamanda çıkarılacak yasaya karşı mücadeledir. Böyle bir yasanın geçmesi sadece öfkeyi, mücadeleyi ve tepkiyi arttıracaktır. Böyle bir yasa mücadele gerekçesini daha da güçlendirecek, AKP’nin meşruiyetini daha fazla ortadan kaldıracaktır.
Kuşkusuz Önder Apo’ya bu yaklaşım militanın öfkesini ve tepkisini daha da arttıracaktır. Halkımız Önder Apo’ya büyük bağlıdır, militanlar büyük bağlıdır. Tüm PKK militanları Önder Apo için her türlü fedai eylemini yapacak güçtedirler. Zaten fedailiklerini her fırsatta gösteriyorlar. Öyle Türk ordusuyla savaşmak kolay mıdır? O karakolları basıp tümüyle etkisizleştirmek kolay mıdır? O karakollarda Genelkurmay Başkanının dediği gibi askerler gerillaları gördüğü an dayanamıyor, kaçırıyorlar. Karşısında fedai bir güç görünce nasıl dayanacak? Fedai gücün karşısında dayanmak mümkün müdür? Türk devleti tankıyla, topuyla, binlerce askeriyle, uçaklarıyla ancak durdurabiliyor. Yoksa fedai güçle asker karşı karşıya geldiğinde askerin dayanma gücü yoktur. İşte böyle bir fedai güç Önder Apo’yu da sahiplenir, Önder Apo için her türlü sahiplenici eylemi de yapabilir, protesto eylemi de gerçekleştirebilir. Bu açıdan bu yasanın Meclise gelmesi bırakalım bir irade kırma yaratmayı, gerillanın öfkesini, azmini ve mücadele gücünü arttırır. Bu da daha büyük bir mücadele biçiminde AKP’nin karşısına çıkacaktır.

Halkımız da Önderini sahiplenecektir. Kürt halkı artık eski halk değildir. Hala Amed zindanında PKK Önder kadrolarına ve militanlarına yeterince sahip çıkmamanın acısını yaşıyor. Bir daha böyle uygulamalara, PKK Önderliğinin ve kadrolarının tehdit, tecrit, şantaj ve işkence altında kalmasına müsaade mi edilecektir? Bugün Önder Apo ağır işkence altındadır, büyük bir psikolojik savaş altındadır. Hiç kimse bu şartlara dayanamaz. Önder Apo dayanıyorsa, düşmanı bilince çıkardığı gibi, her türlü psikolojik savaşını aşacak kişiliğe ulaşmasındandır. AKP’nin her yaptığının bilincinde olduğu için etki etmemektedir. Ama İmralı sisteminin bir işkence sistemi olduğu da açıktır. Dünyada böyle bir tecrit yoktur. On üç yıl tek başına bir hücrede kalan tek kişi var mıdır? Yoktur. Türkiye tarihinde de böyle bir şey yoktur. Eskiden Amed zindanında da hücreye koyuyorlarmış, ama yanlarında bir iki kişi olurmuş. Tek koyduklarında bile yan hücredeki arkadaşlarıyla konuşma ve ilişkilenme imkanları bulurlarmış. Birbirlerini görme imkanı olurmuş. Ama Önder Apo’nun on dört yıldır tek başına bir hücrede yaşaması bir ilktir, ağır bir işkencedir. Bunu cezaevinde kalanlar bilir.

About these ads