KCK YÜRÜTME KONSEYI BAŞKANLIĞI : GEZI DIRENIŞI YENI BIR TÜRKIYE MESAJIDIR

 

BEHDİNAN

KCK Yürütme Konseyi Başkanlığı, Gezi Parkı eylemi ile başlayan toplumsal direniş için “demokratik yeni bir Türkiye yapılanmasının mesajını vermiştir” dedi. KCK, Kürt halkını da inisiyatif almaya çağırarak, “Türkiye demokrasi güçleriyle birlikte sürecin doğru yolda ilerlemesi için üstüne düşen sorumluluğu yerine getirmelidir” diye belirtti.

KCK Yürütme Konseyi Başkanlığı, Gezi Parkı etrafındaki toplumsal direnişe ilişkin yaptığı açıklamada önemli mesajlar verdi. KCK, bu durumun “Türkiye’nin demokratik bir ülke olma yolunda önemli sonuçları ortaya çıkaran bir süreci” ifade ettiğini kaydederken, “fırsatçı” yaklaşımlar konusunda da uyardı.  KCK, demokratik çözüm sürecini sabote etmeye çalışanlara karşı emekçi ve demokratik kesimleri, Demokratik Çözüm Süreci’ni güçlendirmeye çağırdı.

POLİS ŞİDDETİ DEMOKRATİK ÇÖZÜM SÜRECİ RUHUNA TERSTİR

KCK’nin açıklaması şöyle: Dokuz gün önce başlayan ve giderek yaygınlık kazanan Gezi Parkı olayları, gelinen aşamada önemli bir tablo ortaya çıkarmıştır. Gelişen toplumsal demokratik reflekse ve duyarlılığa karşı polisin tazyikli suyla, copla ve biber gazıyla saldırması, şiddete tereddütsüz başvurması anti-demokratik egemen ulus-devlet mantığının bir tezahürüdür. Devlet şiddetini en çok yaşayan Kürdistan halkı, bu şiddetin ne olduğunu çok iyi bilmektedir. AKP hükümetinin topluma karşı bu denli polis şiddetini uygulamış olmasının, gündemde olan Demokratik Çözüm Süreci’nin ruhuna ters olduğu açık bir gerçektir.

Demokratik Çözüm Süreci, sadece Kürt sorununun demokratik çözümünü hedefleyen değil, Türkiye’nin demokratikleşmesini de hedefleyen bir süreçtir. Demokratikleşme ise öncelikle şiddet ve askeri görünümden arınmak ve sivil-demokratik bir toplum haline gelmekle mümkün olabilir. Ancak AKP’nin göreceli olarak askeriyeyi geriletmesi, bunun yerine ise polisi öne çıkarması şiddeti hep var etmektedir. Demokratik Çözüm Süreci’nin perspektifi yeni-demokratik bir Türkiye yaratmaktır. Toplumun yaşam tarzına ve yeşil alanlara müdahaleye karşı, toplumsal refleksin harekete geçmesi önemli ve ciddi bir toplumsal tutumu ifade etmektedir. Hükümetin polis şiddetini bu iradeyi bastırmada kullanması sorunları ağırlaştıran bir sonuç ortaya çıkarmıştır.

YENİ BİR TÜRKİYE MESAJI

Herkesin yaşamını ilgilendiren bütün konularda toplumsal iradenin kendisini ortaya koyması ve demokratik tepkisini göstermesi kadar doğal bir şey olamaz. Nitekim Gezi Parkı’nda yapılan da budur. Ama topluma şiddetin dayatılması, taleplerin dikkate alınmaması toplumun derinliklerinde her zaman mevcut olan potansiyel gücün açığa çıkmasına yol açmıştır. Bu durum, Türkiye’nin demokratik bir ülke olma yolunda önemli sonuçları ortaya çıkaran bir süreci ifade etmektedir.  Gezi Parkı etrafında ortaya çıkan yaygın toplumsal direniş açıktır ki, demokratik yeni bir anayasa, halkla birlikte demokratik yönetim talebi başta olmak üzere demokratik yeni bir Türkiye yapılanmasının mesajını vermiştir. Toplumun bu mesajını dikkate almak ve gereklerini yerine getirmek Türkiye’nin bugünü ve geleceği açısından oldukça önemli olmaktadır.  Öncelikle Hükümetin Taksim Dayanışma Platformunun basına yansıyan taleplerini yerine getirmesi bir gerekliliktir.

KÜRT HALKI BU SÜREÇTE İNİSİYATİFSİZ KALMAMALI

Ancak amaçları demokrasi olmayan “fırsat bu fırsattır” deyip Demokratik Çözüm Süreci’ni sabote etmeyi hedefleyen ırkçı-ulusalcı güçler de var gücüyle toplumun refleksini istismar etmeye çalışmaktadır. Bu sürecin belkemiğini oluşturan emekçi ve demokratik kesimler, bu tür gruplara elbette ki dikkat etmeli ve Demokratik Çözüm Süreci’ni güçlendirmelidir. Kürt halkı da bu süreçte inisiyatifsiz kalmamalı Türkiye demokrasi güçleriyle birlikte sürecin doğru yolda ilerlemesi için üstüne düşen sorumluluğu yerine getirmelidir. Türkiye’de haksızlıklara, anti-demokratik uygulamalara ve faşizan baskılara karşı demokratik refleksin Kürt Özgürlük Hareketiyle birleştirilmesi demokratik dönüşümü sağlayacak önemli sonuçlar ortaya çıkaracaktır. Hedef, demokratik Türkiye yolunda her bakımdan dayatıcı olmak ve toplumun demokratik iradesini ortaya çıkarmak olmalıdır. Bu çerçevede Türkiye’de açığa çıkmış olan dönüştürücü ve çok önemli demokratik irade ile Kürdistan Özgürlük Mücadelesi’nin üstüne düşen görev, ortaklaşarak Kürt sorununun çözümü ve Türkiye’yi her türlü baskı ile şiddetten arındırarak demokratik Türkiye’yi yaratmak için omuz omuza mücadele etmektir.

SINIR HATTINDA FIRSATÇI YAKLAŞIM

Başlamış bulunan Demokratik Çözüm Süreci’nin birinci aşamasının tamamlanması yolunda güçlerimiz büyük bir fedakarlık ve kararlılıkla üzerine düşen görevleri yerine getirmektedir. Ancak Uludere ve Bingöl alanlarında görüldüğü gibi sürecin esprisine ters düşen ve zorlayıcı durumlar yaratan bir takım askeri girişimler de söz konusu olmaktadır. Böylesi girişimlerin, süreci zora sokacağı açıktır. “Nasıl olsa ateşkes var, PKK güçleri aktif değil” diyerek sınır hattındaki mevzileri değiştirmeye kalkışmak, süreci provoke eden yanlış bir tutumdur. Sınır hattındaki güçler geçen yıl nerede bulunuyorsa, herkes yerinde kalmalıdır, farklı yönelimlere girilmemelidir. Bu açıdan Uludere’deki komutanlığın fırsatçı yaklaşarak geçen yılki askeri mevzilenmeyi değiştirme girişiminde bulunması çatışmaya yol açmıştır. Basına yeterince yansımamış olsa da, Oramar’daki (Dağlıca) askeri komutanlık da benzer fırsatçı yaklaşımla zaman zaman karşılıklı çatışmalara neden olmuştur.

HERKES DUYARLI YAKLAŞMALI

Sonuç olarak AKP hükümetinin, bir taraftan demokratik çözüm ve barış sürecinde sorumluluk üstlendiğini açıklaması, bir taraftan da topluma karşı şiddet uygulaması ve bir çeşit savaş durumuna yol açması sürecin ruhuna, zihniyetine ve amaçlarına taban tabana zıt olup kabul edilemez bir duruşu yansıtmaktadır. Türkiye’nin demokratik reformlarla dönüşüme uğraması gereken bu dönemde herkesin duyarlı yaklaşması ve sorumluluklarına sahip çıkması büyük önem arz etmektedir.

İlki gerçekleştirilen Ortadoğu Kadın Konferansının başarılı bir biçimde sonuçlanması Ortadoğu’nun demokratikleşmesi ve barışın tesisinde önemli bir adımı ifade etmektedir. Konferansı kutluyor, almış olduğu kararları ve tespit ettiği yaklaşımı benimsiyor, bu kararların arkasında olacağımızı belirtiyoruz.”

Reklamlar

KCK Yürütme Konseyi Üyesi Elif Ronahi: Direnişe de Savaşa da Hazırız

elif ronahî

DEMHAT TOLHILDAN

BEHDİNAN

07.03.2013

İmralı sürecine en güçlü yanıtı kadınların ve anaların verdiğine dikkat çeken KCK Yürütme Konseyi Üyesi Elif Ronahi, “Süreç her zamankinden fazla örgütlü bir duruşu gerektirmektedir. Kendimizi yanıltmadan, rehavete kapılmadan, tam bir özel savaş hükümeti olan AKP hükümetinin barış adı altında geliştirdiği entegre politikalarının farkında ve bilincinde hareket ederek daha çok eylem, daha çok örgüt ve daha çok başarı diyoruz. Her koşul altında direniş savaşına da onurlu barışa da hazır olduğumuzu dosta da düşmana da göstermeliyiz” dedi.

8 Mart Dünya Emekçi Kadınlar Günü vesilesi ile ajansımızın sorularını cevaplayan KCK Yürütme Konseyi Üyesi Elif Ronahi, bu yılki 8 Mart’ın ne anlam ifade ettiğini, Paris cinayetlerinin hedefini, AKP hükümetinin Kürt kadınına yönelik saldırılarının amacını, İmralı sürecinde kadınların rolüne ilişkin merak edilen konuları değerlendirdi.

Kürt özgürlük hareketi olarak bu yılki 8 Mart’ı Paris’te katledilen Kürt kadın siyasetçilerin adına direniş gününe çevireceğinizi söylediniz. Böyle bir kararı almanızdaki nedenler nelerdir?

Yakın bir dönemde Paris’te katledilen Sakine Cansız, Leyla Şöylemez ve Fidan Doğan yoldaşların şahsında tüm devrim şehitlerini saygıyla anıyor, anıları önünde saygıyla eğiliyoruz. Uluslararası Gladio güçlerinin örgütlü komplosuyla gerçekleşen 9 Ocak saldırısı özgür kadın gelişimini hedeflemiştir. 15 Şubat komplosunun devamı olan Paris saldırısı özgürleşen kadına yöneltilen bir komplodur. Günümüzün hegemon sisteminin çıkarlarını riske sokan PKK önderliğine dayatılan komplonun izinde gelişen Paris saldırısı özgürleşerek toplumu özgürleştiren kadın gerçekleşmesine yöneltilen bir komplodur. Bu vesile ile bir kez daha bu vahşi saldırıyı gerçekleştiren ulusla arası güçleri kınıyoruz.

‘ÖZGÜRLÜĞÜN MÜCADELESİNİ TUTKU DÜZEYİNDE VEREN SARA YOLDAŞTI’

Evet, Kürt hareketi olarak bu yılki 8 Mart’ı Paris’te katledilen Sakine Cansız, Leyla Şaylemez ve Fidan Doğan yoldaşların anısına atfettik. Apocu hareketin kurucu üyesi olan Sakine Cansız (Sara) yoldaş Kürt Kadın Hareketinin de öncüsü ve ilklerini oluşturandı. Evrensel kadın gerçeğinin de adı olan Sakine Cansız yoldaş kadının evrensel bazdaki direniş gerçeğinin ifadesi oldu. Eril aklın yarattığı hiç bir sınıra, kalıba sığmayan yaşam ve mücadele felsefesiyle dünya kadınının da öncüsü olan Sakine Cansız yoldaş barış ve özgür bir dünya idelini gerçekleştirmek için durmadan mücadele etti. Kuşkusuz her insan barış ve özgürlüğü sever ama barış ve özgürlüğün mücadelesini tutku düzeyinde veren Sara yoldaştı. Tüm yaşamı direnişle geçen Sara yoldaş özgür yaşam ve özgür kadın gerçekleşmesinin hakikati oldu. Mücadelesiyle tüm dünyalı kadınlara büyük bir mücadele mirası yaratan yoldaşımızın şahadetine vereceğimiz en anlamlı yanıt direnişi tırmandırmak olacaktır.

Yine barış diplomasisini veren Rojbin yoldaş gibi gençlik dinamizmini halkının ve kadının özgürlüğüne katık yapan Leyla yoldaşların da anılarını zalimlerden hesap soran bir kadın duruşu ile ölümsüz kılmak gerekmektedir. Yalancı ve zalim eril tanrılara inat yeryüzünü kadınlı özgür yaşamların mekânı kılmak 9 Ocak saldırısına vereceğimiz yegâne yanıt olacaktır. Bu amaçla kadınlar olarak Rozaların, Claraların, Sakinelerin açtığı yolda dayatılan tüm komplolara rağmen tıpkı Sakineler gibi direnip mutlaka kazanacağız. Bu inanç ve kararlılıkla tüm dünya emekçi kadınlarının 8 Mart gününü kutluyoruz.

“AKP KADIN DÜŞMANI OLARAK İŞLEV GÖRMEKTE”

Paris katliamı dahil, özellikle son iki yıldır Kürt kadınlarına yönelik saldırılarda bir artış görülmekte. Mart 2012’de 15 kadın gerilla düzenlenen bir operasyonla katledildi. Türk Başbakan Erdoğan katliamı gerçekleştiren askerleri kutlamaktan geri durmadı. AKP hükümeti neden Kürt kadınını hedef alıyor?

Türkiyeli halklar olarak gelmiş geçmiş tüm iktidarlardan büyük zararlar gördük. Tabi ki bu iktidarların en olumsuzu AKP hükümetidir. Halklar hiçbir iktidardan yarar göremedikleri gibi kadınlar en fazla bu iktidarların mağdur kıldığı toplumsal kesimler oldular.  Savaşçı, iktidarcı olan bu hükümetlerin en iyi becerdikleri şey toplumsal cinsiyetçiliği daha fazla yoğunlaştırmak olmuştur. Ulus devlet ideolojisinin vazgeçilmezleri arasında yer alan toplumsal cinsiyetçilik günümüz iktidarlarının varlık nedenidir. Bu nedenle iktidarları var eden bu olgu olmaksızın iktidarcılığın, savaşçılığın hayat bulması mümkün değildir. Milliyetçilik, dincilik, bilimcilik ve cinsiyetçilik zırhına bürünmüş günümüz iktidarlarının somutlaşmış ifadesi olan AKP iktidarı topluma, halklara ve doğaya yıkım getirmekten bir an dahi geri durmamaktadır. Her sözü savaşa davetiye çıkartan, tüm icraatları büyük toplum kırımı barındıran bu iktidar tam bir kadın düşmanı olarak işlev görmektedir.

‘KADIN GERİLLALAR TOPLUMSAL CİNSİYETÇİLİĞİN AŞILMASINDA BÜYÜK BİR ROLÜN SAHİBİ OLDULAR’

Egemenlikçi sistemlerin hakim olduğu tüm mekan ve zamanlarda kadınlar sömürüldüler, anlamca yok sayıldılar. Bu sistemin en güçlü uygulayıcısı olan AKP iktidarı kadınlara gelmiş geçmiş tüm iktidarlardan daha fazla kötülük uygulamıştır. Kadın intiharlarının, cinayetlerinin yine taciz ve tecavüz olaylarının ayyuka çıkması bu gerçekliğin somut ifadesi olmuştur. Kadınlara dayatılan bu soykırımı sorgulayan Kürt kadınları her sahada geliştirdikleri mücadeleleriyle kadınların sahipsiz ve korumasız olmadıklarını kanıtlamışlardır. İktidarların en ağır yükünün bindirildiği kadın gerçeğini sorgulayan, ret eden Kürt kadın gerillalar toplumsal cinsiyetçiliğin aşılmasında büyük bir rolün sahibi oldular. İktidarların kadın şahsında topluma dayattıkları anti yaşam halini sorgulayan Kürt kadın gerillaları geliştirdikleri mücadeleye kadınların iradeleşmelerine güç ve kimlik sahibi olmalarına neden olmuşlardır. Bugün cinsiyetçi düzeni zorlayan Kürt kadın hareketi iktidarları en fazla zorlayan dinamik olmuştur. AKP’nin Kürt kadınlarına yönelik her sahada yoğunlaştırdığı saldırıların bir tek nedeni var oda şudur; özgürleşen, iradeleşen kadın gerçeği iktidarların panzehiridir. Bunun farkında olan AKP iktidarı her fırsatta Kürt kadınlarına saldırmaktadır. AKP’nin Kürt kadın gerillalarına yönelik geliştirdiği saldırıları da bu temelde okumak gerekir. Bizler Kürt kadınları olarak direnişimizle AKP iktidarının sınırlarını zorladık, zorluyoruz ve zorlamaya da devam edeceğiz.

‘KADINLAR SÜRECE ÖNCÜLÜK ETMELİDİR’

İmralı görüşmelerinin geliştiği bir dönemde hem Kürt kadınları hem de Türkiye’deki demokratik kadın örgütleri bu yılın 8 Mart’ını nasıl karşılamalılar?

Bahar, tüm ilklerin aşk tadında yaşandığı mevsimin adıdır. Bahar yeniden doğuş ve diriliştir. Tüm renklerin buluştuğu, harmanlandığı sevginin dile geldiği andır. Bahar özgürlüktür yani farklılığın içinde birliğin geliştiği, hareketin iradece yeni doğumlara kaynaklık ettiği anın adıdır bahar. Tabi ki biz de bahar mücadelenin bahar coşkusunda ve renkliliğinde yaşandığı dönemdir. Kardelenler misali hiçbir engeli tanımadan mücadeleye akmaktır. Yine tıpkı badem çiçekleri gibi özgürlükle tomurcuklanmayı başarmaktır bahar.

 Barışın tartışıldığı bir süreçte 8 Mart’ı karşılıyor olmak çok anlamlıdır. Barışı en çok seven ve hak edenler olarak barış militanlığını da kuşkusuz en iyi ve en güçlü bir biçimde geliştirmesi gerekenler bizleriz. Savaşçı iktidarlardan hiçbir hayır görmeyen kadınların en fazla gelişip, güçleneceği iklim barış iklimidir. Barış kadın militanlığının en kutsal amacıysa geliştirilmek istenen barış sürecine de biz kadınların öncülük etmesi gerekmektedir. Bu nedenle barış tartışmalarının yapıldığı bir süreçte gündeme giren 8 Mart etkinliklerini barışın halklarımızın yaşayan gerçeği kılınmasına vesile kılmalıyız. Barışa en çok inanan ve barışı en çok arzulayanlar olarak barışın sesi ve eylemi olmalıyız.  Kadınların iktidar amaçlı savaşlardan sağladığı hiçbir fayda olmamıştır. Ama barıştan en çok kazançlı çıkacak olanlar bizleriz. Barış kadının asıl adıdır. Barış kutsallığın insanca ve kadınca yaşamanın adıdır. O zaman gün bu gerçeğe sahip çıkmanın günüdür. Kadının emek ve direniş gününü barış eylemlilikleriyle daha da anlamlılaştıracağına güveniyoruz. Bu yüzden diyoruz ki bu 8 Mart’ı geçmiş tüm 8 Mart’lardan daha görkemli kutlamalıyız. Barış herkesten daha çok biz kadınlara sorumluluklar yüklemektedir. Erkeklerin yarattığı savaşçı kültüre inat analarımızı, kadınlarımızı ve genç kadınları meydanları doldurmaya davet ediyoruz.

‘KADIN İRADESİNİN YANSIMADIĞI BİR SÜRECE İNANMIYORUZ’

İmralı süreci olarak gelişen bu yeni süreçte kadınların rolü nedir? Kadınlar Kürt sorununun demokratik siyasal çözümünde nasıl bir katkıda bulunmalılar?

İmralı barış sürecinin başarısı kadının bu sürece katılmasıyla gelişecektir. Toplumsal sorun denilen mesele özünde kadının iradesizleşmesiyle gelişen süreçtir. Günümüzde toplumsal sorunlar bu kadar gelişip boyutlanmışlarsa bunun en önemli nedenlerinden biri kadına dayatılan kölelik gerçekliğidir. Bu anlamda şunu belirtiyoruz; iradesi felç edilen kadın iradesi felç edilen toplumdur. Günümüzde tüm sorunların çözümünde kadın önemli bir dinamiktir. Kadın iradesinin yansımadığı bir barış sürecinin de köklü sonuçlar yaratabileceğine inanmıyoruz. Eril aklın sapmalarından biri olan kadınsız barış süreçlerinin umulanı yaratmadıkları yaşanan deneyimlerden de anlaşılmıştır. Bu gerçekliğin de bize öğrettiği dersler temelinde diyoruz ki; Kürt sorunun demokratik çözüme evirilmesinde de kadının demokratik gücü ve eylemliliğinin rolü belirleyici olacaktır. Biz kadınlar binlerce yıldır eril aklın uygulamalarının kurbanları olduk. Kadın aklının dışlandığı tek taraflı siyasetin sorunların asıl nedeni olduğu anlaşılmıştır. Tüm toplumsal kesimlerin katıldığı politik süreçlerin sorun çözücü niteliği en fazla da devrim gerçekliliğimizde netleşmiştir.

Kürt kadınlarının kitlesel bazda politikaya katıldığı günümüzde toplumsal sorunların çözümü mümkün hale gelmiştir. Bugün İmralı’dan yükselen barış sesine en güçlü yanıtı veren toplumsal kesimlerin başında kadınlar ve analar gelmektedir. Anaların ve kadınların barış seçeneğine sarılmalarının bir değil, yüz değil binlerce gerekçeleri var. Bu gerekçeler yerden göğe kadar haklıdır. Şunu çok rahatlıkla belirtebiliriz ki; toplumsal sorunların çıkmaz hale gelmesinde kadının politika dışı tutulması yatmaktadır. Aynı biçimde sorunların köklü çözümünün de formülü kadının politik süreçlere aktif katılmasından geçmektedir. Bu nedenle diyoruz ki kadınlar en fazla bu süreçte örgütlü, iradeli, eylemli bir düzey yaratmalıdırlar. Hakkımız olan onurlu barış ve demokratik çözümün gelişmesinde gelişmeleri izleyen değil, süreci asıl belirleyen güç olmalıyız. Gelişmeyi, değişimi, barışı, demokrasiyi başkalarından beklemeden kendimiz arzu ettiğimiz çözümü geliştirmenin mücadelesini güçlü yürütmeliyiz. Bu yolda hiçbir engeli tanımadan, zengin eylem biçimleriyle sesimizi ve irademizi İmralı’dan gelen sese katarak süreci başarıya ulaştırmalıyız.

‘SÜREÇ BİRÇOK GELİŞMEYE GEBEDİR’

Fakat şu gerçekliğin de bir an dahi akıllardan çıkartılmaması gerekmektedir. Geçmiş süreçlerde de barış girişimleri gündeme geldi. Sabote edilen bu süreçlerin nedenleri bilinmektedir. Barış süreçleri çok büyük riskler barındırmaktadırlar. Günümüzde de bu türden tehlikeler var. İktidarların çıkarcı yapılarından kaynağını alan bu risklerin görülmesi gerekmektedir. Bu noktada AKP iktidarının sahte barış çabalarının görülmesi gerekmektedir. Barış edebiyatının yapıldığı günümüzde siyasi ve askeri operasyonlara son verilemediği gibi önderliğimize dayatılan tecrit politikalarında da bir değişiklik gündeme girmemiştir. İnsanlarımız güpe gündüz tüm dünyanın gözü önünde infaz edilmişlerdir. İkili bir karakter taşıyan bu süreç birçok gelişmeye gebedir. Çok iyi örgütlenip, demokratik mücadeleyi etkili kılabilirsek bu süreç onurlu barışa da evirilebilir. Fakat bunun yanı sıra süreç topyekun direniş sürecine evirilebilir. Süreç her zamankinden fazla örgütlü bir duruşu gerektirmektedir. Kendimizi yanıltmadan, rehavete kapılmadan, tam bir özel savaş hükümeti olan AKP hükümetinin barış adı altında geliştirdiği entegre politikalarının farkında ve bilincinde hareket ederek daha çok eylem, daha çok örgüt ve daha çok başarı diyoruz. Her koşul altında direniş savaşına da onurlu barışa da hazır olduğumuzu dosta da düşmana da göstermeliyiz. Süreç herkese bu biçimde düşünmeyi ve başarmayı şart koşmaktadır.

‘VARLIĞINI KAZANMA, ÖZGÜRLÜĞÜNÜ SAĞLAMA İLKESİNDEN TAVİZ VERİLMEYECEKTİR’

Her yıl 8 Martı bir serhıldan havasında karşılayan Kürt kadınları bu yılkini nasıl karşılamalı?

Tarihten günümüze isyan olgusu büyük bir öneme sahiptir, ezilen, sömürülen kültürel ve fiziki soykırıma tabi tutulmak istenen sayısız halk gerçekliği kendini bu direniş kültürüyle günümüze kadar taşırmış ve var kılabilmişlerdir.  Bu gün bunun en çarpıcı örneği Kürt gerçekliği olmaktadır. Sayısız kez katliamdan geçirilen bu halk ‘varlık-yokluk’ ikilemi arasında eşi benzerine az rastlanan bir var olma mücadelesi yürütmektedir. Tarihte belki de hiçbir halkın tanık olmadığı toplumsal ve kültürel soykırıma maruz bırakılmış,  dili, kültürü, toprağı özcesi bir halkı var kılan tüm tarihi değerleri ayaklar altına alınmıştır. Kendini bu yok oluşun kucağından, uçurumun kenarından adeta kanatlanarak kurtarmıştır. Tarihe  yeniden adını serhıldanlarla yazdıran  Kürt halkı tabii ki bu tarihi dönemeçte ‘varlığını kazanma, özgürlüğünü sağlama’ mücadelesinde serhıldan olgusundan asla taviz vermeyecektir, çünkü serhıldanın bu halk için tanımı net bilinmektedir.Serhıldan Kürt halkı  için  ‘yaşam, var olma, onur mücadelesi, değerlerine sahip çıkma’ anlamına gelmektedir. 28 Kürt isyanı bastırıldı, ancak bu Kürt özgürlük bilincinin, direncinin tamamıyla yok olduğu anlamına gelmedi. PKK’nin 1984 yılında Hilvan-Siverek direnişiyle attığı ilk kurşun; ölümle yüz yüze olan bir halkın beynine, yüreğine yeniden kan pompalayan bir patlamaydı. PKK’nin yarattığı devrimsel çıkışta bu ilk kurşunla uyanan halkımızın 90’larla başlayan serhıldan süreci inkar edilen Kürt varlığını kanıtladı, günümüz serhıldan ruhu ve düzeyi de Kürt varlığını yasal bir statüye kavuşturacaktır.

Serhıldanların öncüsü olan Kürt kadının yarattığı eylem ve bilinç düzeyi bugün savaşta ısrarlı olan iktidarları en fazla zorlayan güç olmuştur. Bin yıllardır kırıma maruz bırakılan kadının ortak çığlığı olan 8 Mart’ın isyan ve direniş ruhuyla karşılanması gerekmektedir.

Bu vesileyle tüm kadınları ortak mücadele cephesinde birleşerek serhıldan ruhu ile direnişi yükseltemeye davet ediyoruz. Direnişi sadece bir güne sığdırmadan egemen dünyanın zulmüne karşı yaşamı serhıldan ruhuyla yaşayarak zamanı ve yaşamı özgür kılmak için daima serhıldan diyoruz. Özgür yaşam, özgür vatan ve özgür dünya için daima serhıldan diyoruz.

KCK : 8 Mart Erkeğin de Kendini Sorgulama Günüdür

KCKBEHDİNAN

07.03.2013

KCK Yürütme Konseyi Başkanlığı, 8 Mart Dünya Emekçi Kadınlar Günü mesajında, kadın hareketinin Kürt toplumunun iradeleşmesinde, demokratik değişime uğramasında ve özgürlük değerlerini bu denli sahiplenmesinde devrimci bir katalizör rolü oynadığını kaydetti. KCK, 8 Mart’ın aynı zamanda” erkeğin de kendini sorgulama günü” olduğunu belirtti.

KCK Yürütme Konseyi Başkanlığı, 8 Mart mesajında özgürlük mücadelesinde hayatını kaybeden kadın devrimcileri andı. Kürdistanlı kadınların Dünya Emekçi Kadınlar Günü’nü kutlayan KCK’nin mesajı şöyle:

“Kadın özgürlük bilincinin, örgütlülüğünün ve dayanışmasının gelişmesinde ve özgür kadının iradeleşmesinde önemli bir yeri olan 8 Mart Dünya Emekçi Kadınlar Günü’nü başta şehit analarımız olmak üzere, tüm yurtsever-özgürlükçü Kürt kadınlarına ve tüm dünya emekçi kadınlarına kutluyoruz. Özgür kadının bugünlere ulaşmasında emeği geçen ve bu uğurda şehit düşen tüm devrimci kadınları, yaşamlarını Kürdistan Özgürlük Mücadelesi’ne feda eden Bêrîvan, Bêrîtan, Zîlan, Sema, Şîlan, Viyan, Nûda, Çîçek, Arjîn, Rojîn ve Sara yoldaşların şahsında bir kez daha anıyoruz.

Kapitalist sistemin özü ve toplumun içinde bulunduğu bunalım sürecinin erkek egemenlikli zihniyetle buluşmasının bir sonucu olarak, günümüzde kadınlar, cins, emek, inanç ve ırk olarak en çok ezilen kesim durumundadır. Buna karşı dünyanın çeşitli bölgelerinde farklı düzeylerde de olsa kadınların da bir özgürlük ve eşitlik mücadelesi söz konusudur. Bu mücadele aynı zamanda ezilen halklara ve toplumsal kesimlere de mücadelelerinde ilham kaynağı olmaktadır. Açık ki, kadın özgürlüğüne dayanmayan her sistem aşılmayla yüz yüze kalacak, kadın özgürlüğünü esas almayan hiçbir mücadele ise nihai başarıya ulaşamayacaktır.

Önder Apo’nun ve hareketimizin temel ilkesi toplumsal özgürlüktür ve bu toplumsal özgürlüğün gelişmesi için mücadelemiz kadın özgürlüğünü önemli bir eksen olarak esas almaktadır. Önder Apo, “kadını özgür olmayan bir halk özgür olamaz” demektedir. Hareketimiz daha baştan beri bu ilkeye inanarak Kürdistan toplumuna ve Kürt kadınına yaklaşım geliştirmiş ve bu temelde bugün Kürt kadını tüm dünya kadın mücadelelerini etkileyen bir güç ve irade olmuştur. Kürdistanlı kadınların, Kürt halkının özgürlük mücadelesindeki yeri her zaman belirleyici olmuştur. Zarifelerin, Rindexan ve Besêlerin özgürlük arayışları bunun güçlü mirasını oluşturmuştur. Bugün özgür Kürt kadınları, zindanlarda direnişleriyle, serhildanlarda cesaretleriyle ve gerilla saflarında kahramanlıklarıyla, yok edilmek istenen Kürt halkına özgür yaşam imkanını açarak, neolitik devrimin gerçekleştirildiği bu topraklarda, özgürlüğü yeniden daha köklü geliştirmenin tohumlarını büyütmektedir. Kürdistan Özgür Kadın Hareketi’nin, Kadın Kurtuluş İdeolojisi temelinde yürüttüğü mücadele, aynı zamanda Kürt toplumunun iradeleşmesinde, demokratik değişime uğramasında ve özgürlük değerlerini bu denli sahiplenmesinde devrimci bir katalizör rolü oynamıştır.

Kürt kadını bu yıl da 8 Mart’ı erkek egemenlikli, tekelci, sömürgeci iktidar zihniyetinin yol açtığı oldukça ağırlaşmış toplumsal sorunların çelişki ve çatışması kadar, demokratik-özgürlükçü çözümün de kendisini dayattığı gelişmelerle karşılamaktadır. Bu anlamda Kürdistan kadınının günlerdir meydanlara çıkması, 8 Mart’ı bir hafta önceden kutlamaya başlaması ve meydanları şenlik alanlarına dönüştürerek bir kadın devrimini yürütüyor olması çok anlamlı ve değerlidir.

Ancak bu konuda üzerinde hassasiyet oluşturulması gereken iki husus söz konusudur: Bunlardan birisi, Kadın Özgürlük Mücadelesi’ni örgütlerken özgürlük ve yurtseverlik bilincini kazanmış Kürdistan kadınlarıyla birlikte, bu bilinci henüz edinememiş kadınlara ulaşma görevimizin var olduğudur. İkinci husus ise, erkek cinsinin de kadında başlayan özgürlük yükselişini ve kadın devrimini doğru anlaması ve doğru karşılık vermesidir. Kadın özgürlüğü bağlamında da Kürdistan’da yeni bir süreç başlatan özgürlük mücadelemizin yarattığı bu gelişmeleri kadınlar kadar erkeğin de doğru anlamlandırması ve kadının mücadelesinde yarattığı enerji ve iradeleşme karşısında kendisinde mutlaka dönüşümü gerçekleştirmesi gerekmektedir. Bu açıdan 8 Mart, aynı zamanda erkeğin de kendini sorgulama günüdür.

Yükselen Kürdistan Özgürlük Mücadelesi ve kadının özgürlük çizgisindeki direnişi, Kürdistan kadınını daha da iradi bir güç haline getirecek, Kürt kadınının bu yükselişi Ortadoğu’da önemli bir çıkışın gerçekleşmesine yol açacaktır. Bu süreç aynı zamanda demokratikleşen toplumda dönüşen ve demokratikleşen erkeğin de yeni-özgürlükçü topluma katılım sağladığı bir süreç olacaktır.

Bu temelde bir kez daha başta analarımız olmak üzere tüm Kürdistanlı kadınların Dünya Emekçi Kadınlar Günü’nü kutluyor, özgürlük mücadelesinde kendilerine üstün başarılar diliyoruz. “

KCK Yürütme Konseyi Başkanı Murat Karayılan : Karar Almamız Kolay Değil

2ee7137493e843407a789f0bf8ee6390_DSC_1532

DENİZ KENDAL

BEHDİNAN

06.03.2013

KCK Yürütme Konseyi Başkanı Murat Karayılan, AKP hükümetinin yaklaşımlarına ilişkin kaygılarının henüz giderilmediğini belirterek, bir karar almalarının “kolay olmadığını” açıkladı. Hareketin yapısını her zamankini aşan kapsamlı bir savaşa hazırlandığına dikkat çekerken Karayılan, “Aslında kesin ve net bir karar için sadece BDP’lilerin gidip gelmesi yetmemektedir; doğrudan bir ilişkiye ihtiyaç vardır” dedi.

KCK Yürütme Konseyi Başkanı Murat Karayılan, ANF’nün gündemdeki konulara ilişkin sorularını yanıtladı. Karayılan, ellerindeki esirlerin bir hafta içinde bırakılacaklarını belirtirken, BDP-DTK heyeti ile görüşmeyi değerlendirdi. Karayılan, Kürt Halk Önderi Abdullah Öcalan’ın mektubu konusunda önemli oranda bir kanaat oluştuğunu ancak halen üzerinde düşünmeleri gereken noktalar olduğunu kaydetti. Karayılan, “Karar almamız kolay değildir” dedi.

İLK KEZ EŞ BAŞKANLAR DÜZEYİNDE BDP HEYETİ BİZE GELDİ

* 23 Şubat günü Sayın Abdullah Öcalan’la görüşmeye giden 2. BDP Heyeti’nin ardından geçtiğimiz hafta içerisinde BDP ve DTK’lilerden oluşan bir heyet sizi ziyarete geldi ve Öcalan’ın size hitaben yazmış olduğu mektubu teslim etti. Öncelikle bu heyetin size ulaşmasını ve gerçekleşen görüşmeyi nasıl değerlendiriyorsunuz?

Evet. İlk kez Eşbaşkanlar düzeyinde bir BDP heyeti alanımıza gelmiştir. Kendileriyle görüşme yapıldı. Önderliğimizin mektubunu bizlere ilettiler. Mektup bizim için çok önemli bir değer ifade etmektedir. Buradan, bu değerli emaneti sağlam bir biçimde bize ulaştırdıkları için BDP heyetine bir kez daha teşekkürlerimi ifade etmek istiyorum.

Görüşmemizde kendileriyle çok yönlü bir tartışma yapma imkanı bulduk. Sanırım her iki taraf için de oldukça yararlı bir tartışma olmuştur. Umarım Önderliğimizin İmralı’da başlattığı bu yeni sürecin yaşamsallaşması ve gerçekleşmesi için yapılan bu ilk resmi görüşmenin önemli bir rolü olacaktır. Bu anlamda İmralı’da Önderliğimizle ve ardından bizimle görüşmenin yapılmış olması önemli bir girişim ve başlangıç olmuştur, denilebilir.

HEYET HAVA SALDIRILARI NEDENİYLE BEKLETİLDİ

* Yapılan görüşmenin yanısıra dikkat çeken bir konu ise o tarihlerde gerillanın denetimindeki Medya Savunma Alanları’na yönelik yapılan hava saldırılarıydı. Bu durum, demokratik kesimler ve barış isteyen çevreler tarafından büyük bir çelişki olarak algılandı. Siz bu duruma ne diyorsunuz?

Evet. Heyet tarafından mektubun getirildiği gün, Türk devleti tarafından da uçakların gönderilme durumu yaşandı. Şimdi bu bir mantığı ifade etmektedir. Hem mektup gönderilmiş, gece yanımıza ulaşacak; hem de aynı gece kapsamlı bir hava saldırısı yapılıyor. Bu durumun ne anlama geldiğini kamuoyunun takdirine bırakıyorum. Yalnızca o gece için değil öncesinde de sık sık yoğunlaşan hava ve kara operasyonları söz konusuydu. Bu nedenden dolayı biz heyeti bu biçimde kabul edemeyeceğimizi ifade ettik. Bu, bir tutum olsa da, esas olarak gelecek olan heyetin can güvenliği konusundaki sorumluluğu üstlenemezdik. Bu nedenle heyet Süleymaniye’de bekledi ve sonradan bize, ilgili yerlerle konuştuklarını, hava saldırılarının olmayacağını, alanın güvenlikli olduğunu ve gelmek istediklerini bildirdiler. Biz bunun üzerine “eğer durum öyleyse gelebilirsiniz” dedik. Nitekim bu temelde hareket edip geldiler. Bu konuda çok şey söylenebilir fakat ben burada fazla bir şey ifade etmek istemiyorum.

Yalnızca şunu söyleyeyim: Türk devletinin bu tutumu demode olmuş, havuç-kamçı politikası oluyor ki, bunun herhangi bir biçimde sonuç alması mümkün değildir. Sorun diyalogla köklü çözülmek isteniyorsa, öncelikle şiddet değil güven veren politikalarla diyalogu esas almak gerektiği açıktır.

ETKİ TEPKİYİ YARATIR

* Hareket olarak yaptığınız açıklamada bu saldırılara cevap verme hakkınızın olduğunu belirttiniz…

Evet. Uluslararası yasalarda da vardır, aslında bir doğa yasasıdır. Etki, tepkiyi yaratır. Eğer bir saldırı varsa, saldırıya maruz kalanın kendini savunma ve misilleme hakkı da vardır. Türk devlet güçlerinin saldırıları söz konusu oluyorsa, gerillanın da buna karşı kendini savunma ve misilleme hakkı vardır ve gerilla bunu yapacaktır. Daha doğrusu var olabilmek için yapmak zorundadır. Hiçbir biçimde bizim şiddet karşısında boyun eğmemiz ve geri adım atmamız söz konusu değildir. Unutmayalım ki PKK hareketi Kürdistan’da tek yanlı bir biçimde uygulanan sınırsız bir şiddet karşısında ortaya çıkmış bir harekettir. 12 Eylül’ün o kapkaranlık şiddet ortamında direnişi başlatan bir harekettir. Biz şiddet karşısında geri adım atacak bir hareket değiliz. Kaldı ki, şimdi, artan olanaklarımız söz konusudur.

Kısacası, bu konuda devletin ve hükümetin uyguladığı politikaların, çözüm zeminini ve yeni bir barışçıl süreci geliştirmenin alt yapısını oluşturmaya dönük politikalar olmadığı açıktır. Var olan güvensizliği oldukça derinleştiren pratikler durumundadır.

BİR HAFTA İÇİNDE ESİRLER DEVLET GÖREVLİLERİNE TESLİM EDİLECEK

* BDP heyeti sizin elinizdeki esirleri bırakacağınızı ifade etti. Kısa süre içerisinde böyle bir gelişme beklenebilir mi?

 Şimdi teknik hazırlıklar yapılıyor. Bir hafta içerisinde elimizde tutsak bulunan devlet görevlilerini teslim etmeyi kararlaştırmışız. Bu, Önderliğimizin de bir talebidir. Bizden yana sürece giriş yapabilmek için önemli bir adım olacaktır. Eğer tekrar BDP heyeti veya başka siyasi partiler ya da ilgili STK’ler gelirlerse biz kendilerine teslim edebiliriz. Yalnız teslim edeceğimiz kurumların bu kişileri sağlam bir biçimde götüreceklerine dair bize güvence vermeleri gerekiyor. Bu konuda bize güven veren kurumlar gelirlerse teslim edebiliriz. Bu ancak bir hafta sonra olabilir.

SIZMA OLAYI BİR GAZETECİLİK Mİ, OPERASYON MU?

* 2. heyetin İmralı Adası’nda yaptığı görüşmenin metinleri basına da yansıdı. Görüşmenin içeriğinin yanı sıra, metnin basının eline nasıl geçtiği, bunun süreci baltalama girişimi olduğu, gazetecilik etiğine aykırı olduğu gibi yoğunca tartışıldı. Siz bu metnin yayınlanmasını ve beraberindeki tartışmaları nasıl değerlendiriyorsunuz?

Önder Apo’yla ikinci heyetin yaptığı görüşme notlarının sızmış olması Türkiye’de çok tartışılan bir konu durumundadır. Bu açıdan yürütülen polemiklere çok taraf olmak istemiyorum. Ama bir-iki şey belirtmemde fayda vardır:

Öncelikle ben gazetecilerin sonuna kadar özgür hareket etmesi gerektiğine inananlardanım. Fakat bu sızma olayı gerçekten bir gazetecilik midir, yoksa yapılmış bir hırsızlık mıdır konusu pek net değil. Aldığım bilgiler ve yapılan açıklamalardan bunun BDP tarafından sızdırılmadığı görülmektedir. Eğer BDP tarafından yapılmış bir sızdırma durumu söz konusu değilse, o vakit akla gelen şey, bu metnin çalınmış olduğudur. Bu nedenle ben bir gazetecilik olayından ziyade bir operasyon durumunun olabileceğini düşünüyorum. Metnin, sürece bir biçimde çomak sokmak isteyen bazı kesimler tarafından çalınıp sızdırıldığı ihtimali yüksek bir ihtimal olarak öne çıkmaktadır. Bu hususu tabii ki başta BDP olmak üzere ilgili kesimler netleştirmeli. Kamuoyunun da onlardan beklentisi budur. Yani nasıl sızdırıldığı konusunu açıklığa kavuşturmaları gerekiyor.

ANCAK SIZDIRILMIŞ OLMASI BÜYÜK BİR FACİA DEĞİL

Fakat metnin sızdırılmış olması, öyle büyük bir facia da değildir. Yani biz, “bu sabotajdır”, bilmem “2. Oslo sızdırmasıdır” türündeki değerlendirmeleri de abartılı buluyoruz. Doğru, bunu basına sızdıranın iyi bir niyet taşımadığı açık. Ama daha sürecin başında herkes şeffaflıktan bahsediyordu, “her şey şeffaf gelişecek” deniliyordu. Peki, o zaman niye bu kadar sert eleştirilerle karşılanıyor. Önder Apo’nun çözüme dair görüşlerinin Türkiye kamuoyuna yansımasında bu kadar büyük bir sakınca görülmemeliydi, diye düşünüyorum. Bilakis yararı vardır. Belki, “zamanlaması önemliydi, şimdi yansıtılmaması gerekirdi” denilebilir. Yine bu metin, 4 kişi arasında yapılmış bir konuşmadır, onu olduğu gibi kamuoyunun önüne dökmek de ahlaki olarak yerinde bulunmayabilir. Bunlar doğrudur. Fakat biz bu görüşme notunun yayınlanmış olmasını da bir felaket olarak görmüyoruz. Şimdi olmamalıydı, zamansız oldu, her şeyi zamanında ve yerinde yapmak daha doğrudur. Ama olmuşsa da herkes çözüme dönük kararlılığını belirttiğine göre bir felaket gibi de görmemek gerekiyor.

* Bazı basın-yayın organları sizin çok tepki gösterdiğinizi ve soruşturma açılması için BDP’ye talimat ilettiğinizi iddia etti…

Bu doğru değil. Bizimle BDP arasında bir rapor-talimat hukuku yoktur. Olsa olsa öneri olabilir. Biz görüşme notlarının sızdırılmış olması konusundaki görüşlerimizi bir eleştiri olarak ifade ettik. Bunun dışında bizim yaptığımız bir şey yoktur. Fakat ben, BDP kendi içinde bunu soruşturabilmeli ve sonuçlarını da kamuoyuyla paylaşmalıdır, diye düşünüyorum. Ama bunu bizzat BDP heyetine de iletmiş değiliz. Sadece eleştirel görüşlerimizi ifade ettik.

CHP VE MHP’YE: SAVAŞMAK MI İSTİYORSUNUZ?

* MHP ve CHP gibi kesimlerin İmralı görüşme notlarının içeriğine dönük sert eleştirileri oldu…

Evet. Başta MHP ve kısmen de CHP olmak üzere bazı kesimler sanki Türkiye’de bir felaket olmuş, Türkiye parçalanacakmış gibi bir havayla, saldırgan bir dil kullanıyorlar. Halbuki orada, Cumhuriyet’in kuruluşundan bu yana Kürt sorununun çözümü için ortaya konulmuş olan en makul, yine Türklerin ve Kürtlerin hassasiyetini en incelikli bir biçimde dikkate alarak çizilen bir çerçeve söz konusudur. Ben bu kesimlere söylüyorum: “Siz daha ne istiyorsunuz? Savaşmak mı istiyorsunuz? Ee savaşırsanız biz de 50 yıl daha savaşabiliriz. Siz bizi bitiremezsiniz; PKK’yi ve Kürt halkını bitiremezsiniz. Bir arada yaşanacaksa bunun çözüm formülünü bir biçimde bulmak gerekiyor. İşte Önder Apo, herkesin hassasiyetini dikkate alan en makul bir çerçeveyi ortaya koymuş; daha neyini eleştiriyorsunuz!” Yani onlarınki ayrı bir havadır; tamamen inkara dayanan, ırkçı ve herkesi zorla bir kalıba sokmak isteyen, 90 yıllık klasik sömürgeci bir mantıktır. Bu bakış açısını çağ dışı görüyorum. 20. yüzyıla ait bir bakış açısıdır. Hiç kimse 21. yüzyılda 20 milyonluk Kürt halkını zorla başkalaştıramaz, kendi hakları için mücadele etmesinden vazgeçiremez.

Biraz önce MHP Lideri Devlet Bahçeli’nin Meclis’te yaptığı konuşmayı dinledim. 8 maddelik bir çözüm önerisi sundu. Sunduğu çerçeve tamı tamına Kürt halkına ve PKK’ye karşı topyekun bir soykırımı öngören bir çerçevedir. Bir türlü anlam veremiyorum: Milliyetçi de olsa, ırkçı da olsa, madem bu ülkede bir partiyse, bu ülkedeki gerçekliği bu kadar görmezlikten gelme nasıl sürdürülebiliyor ve halen insanlar böyle bir bakış açısına nasıl inanabiliyor?

Açık ki Kürt sorunu Türkiye’de milli bir sorundur. Sadece iktidar partisinin değil, tüm partilerin bu soruna doğru yaklaşması ve bir çözüm perspektifine sahip olması kendi görevleri gereğidir. Umarım başta CHP olmak üzere bu tür çevreler Kürtlerin savaşla susturulup bitirileceğini ve teslim alınacağını eksen alan bir çiziyi değil, daha insancıl, çağdaş, toplumlara ve farklı kültürlere saygı duyan bir çizgiyi esas alırlar.

Türkiye’nin birliğinden yana olan gerçek yurtseverler ortaya konulan çözüm projesine daha samimi yaklaşmak durumundadır. Bu konuda ben tüm kesimlerin Önderliğimizin orada ifade ettiği çerçeveye herkesin doğru yaklaşmasını ve bunun anlaşılmasını diliyorum. Özellikle sol-demokratik çevreler ve Türkiye’de yaşayan azınlık kesimlerin orada neler söylenmek istenildiğini daha doğru anlamaları gerekir, diye düşünüyorum. Yine Türkiye’yi gerçek anlamda seven Türk yurtseverlerinin, birlikten yana olan ve savaşın sona ermesini isteyen tüm kesimlerin bu çerçeveye doğru yaklaşmasını istiyor ve diliyorum. Çünkü gerçekten önemli bir çözüm perspektifi söz konusudur. Bunun daha ötesi ne olabilir ki?

KÜRT HAKLARI İADE EDİLMELİ

Kürt sorununun çözümü, Kürt halkının halk olmaktan kaynaklı doğal haklarının iade edilmesiyle mümkündür. Bakınız, “iade edilmesi” diyorum, “verilmesi” demiyorum. Çünkü Kürt halkının bu hakları, 1924 Anayasası’yla gasp edilmiştir, elinden alınmıştır ve onların iade edilmesi temelinde iki halkın bir arada yaşama koşulları doğar. Nasıl ki halklarımız Osmanlı döneminde bir arada yaşadılarsa, Cumhuriyet döneminde de bir arada yaşamayı sürdürebilirler. Ama bunun öncelikli şartı gasp edilmiş hakların iade edilmesidir. Gelinen noktada artık herkesin bunu daha gerçekçi ve daha objektif bir bakış açısıyla görmesi gerekiyor. Tüm kültürlerin bir arada yaşadığı gerçek bir toplumsal barış da ancak böyle mümkün olabilir.

ÖCALAN SORUNU OLDUKÇA YARATICI KAVRAMLARLA İFADE EDİYOR

* Görüşme notunda ifade edilen çerçevenin böyle bir toplumsal barışı hedeflediğini mi belirtiyorsunuz?

Tabii ki öyle. Bugün toplumsal bir uzlaşmanın olduğunu söylemek, gerçekleri görmemektir. 1925’ten beri yaşanan süreçleri hiç kimse bir tarafa veremez ve bu süreçler unutturulamaz. Kürt halkının yaşadığı katliamlar ve derin acılar vardır. Ama bugün Önderliğimiz, tarihten gelen ve tıkanmış olan bu sorunun çözüm formülünü geliştirme peşindedir. Önderliğimiz, sorunu oldukça yaratıcı bir biçimde en uygun kavramlarla ifade ederek en makul bir çözüm çerçevesini koymaya çalışmıştır. Bunu herkesin doğru anlaması lazım.

Biz de anlamaya çalışıyoruz. Çünkü en çok bizi ilgilendiren konulardır ve en çok da bizim doğru anlamamız gerekiyor. İşin gerçeğini ifade edersek biz de belirli noktalarda anlamakta zorlanıyoruz ve anlamaya çalışıyoruz. Önderliğimiz başlatmış olduğu bu süreci sadece bir siyasal çıkış gibi ele almıyor. Bunu ideolojik, felsefi, siyasal ve toplumsal boyutlarıyla çok köklü ve derinlikli ele almaktadır. Yani Önderliğimiz bunu, taktik bir çıkış olarak öngörmüyor, stratejik bir çıkış olarak öngörüyor. PKK’nin değişim ve dönüşümünden, yine Tanzimat’tan bu yana geliştirilen ve daha sonra da üzerine Cumhuriyet’in inşa edildiği yapılanmanın değişmesinden ve tamamen demokratik bir cumhuriyete kavuşması perspektifinden söz ediyor. “Hiçbir şey eskisi gibi olmayacak, her şey yenilenecek, köklü değişime kavuşacak” perspektifiyle yola çıkmış bulunuyor. Bu bizi çok yakından ilgilendirdiği gibi, Türkiye’deki herkesi de, bütün Kürdistanlıları da ilgilendiriyor. Tüm Türkiye’yi ve Kürtleri ilgilendirdiği gibi, aslında Ortadoğu bölgesini de yakından ilgilendiren yeni, çok derinlikli stratejik bir yaklaşım söz konusudur. Dolayısıyla herkesin bu konuda görüş belirtmesi hakkı vardır. Ama burada, ne yapılmak ve nereye varılmak istenildiğinin de görülmesi önemlidir. Burada kesinlikle tüm tarafların kazanacağı yepyeni bir çözüm çerçevesi söz konusudur. Hiç kimsenin kaybetmediği, herkes açısından “kazan kazan” formülünün söz konusu olduğu bir çerçeve eksen alınıyor. Burada geri adım atma, ileri adım atma, kazanma ya da kaybetme değil, herkesin kazanacağı bir formülasyondan bahsediliyor. Tabii ki tarafların bunu doğru anlaması önemlidir.

Biz PKK olarak bunu anlamaya ve buna anlam biçmeye çalışıyoruz. Çünkü bizim için hemen algılanması ve hemen gereklerinin yapılması öyle basit-sıradan bir şey değildir.

* Çokça bahsedilen bu süreci sabote etme girişimlerine ilişkin neler söyleyebilirsiniz?

Evet. Kürt sorununun çözümü önünde ulusal ve uluslararası düzeyde engel olacak güçler vardır. Türkiye’nin içinden ve dışından sabote etmek isteyen güçler de olacaktır. Bu konuda Başbakan Erdoğan’ın, “biz bu soruna her el attığımızda önümüze engeller çıktı” biçimindeki söylemi doğru ve yerinde bir tespittir. Biz de bunu hissediyoruz. Çünkü bu engel durumları bize de yansıyan durumlardır. Fakat her iki tarafın demokratik çözüme ve barışa ilişkin kararlı duruşları, bütün bu sabote çabalarını ve engelleri boşa çıkarabilecektir. Biz kendi açımızdan kararlı bir biçimde bunu ifade etmek durumundayız. Hareketimizin sağladığı güçlü birlik ruhu ve Önderlik etrafında kenetlenme gerçeği, bu konuda her türlü engeli kararlıca aşma olanağını sunmaktadır.

UMUTLU OLALIM AMA GERÇEKÇİ DE OLALIM

* Bazı basın-yayın çevreleri ve siyasetçiler tarafından her şeyin tamam olduğu ve bütün sorunun çözüldüğü havası yaratılıyor. Tabii bunun halka dönük yansımaları da oluyor. Bu konuda neler diyeceksiniz?

Ortamı tozpembe göstermeye gerek yoktur. Umutlu olalım, toplum olarak geleceğe dönük umutla yaklaşmayı esas alalım. Ama aynı zamanda gerçekçi de olalım. Hükümet yanlısı bazı çevreler her şey oldubitti, tamam gibi bir imaj yaratmak istiyor. Ama bana öyle geliyor ki, legal Kürt siyaseti de bu konuda fazla iyimser yaklaşıyor, toplumu da bu yönlü yönlendirmeye çalışıyor. Fakat tüm toplumumuzun ve tüm Kürt siyasetçilerinin, yine ilgili bütün çevrelerin ve de Türkiyeli dostların bu konuda daha temkinli bir iyimserlikle yaklaşmaları gerektiğini ifade etmek istiyorum. Çünkü sorun çok ciddi bir sorun. Bu konuda olumluya yorumlanacak çabaların yoğunlaşması gerekiyor. Ama her şey olmuş ve bitmiş değildir. Bugün de bazı gazetelerin manşetlerine baktım; sanki “her şey tamamdır, bitmiştir, hazır hale gelmiştir” gibi bir yansıtma var.

HENÜZ KARŞI TARAFIN NETLEŞMİŞ BİR PROJESİ YOK

Bu doğru değildir. Ortada ne var? Ortada TC’nin en köklü ve en ciddi olan 90 yıllık bir sorunu var. Üzerinde çok çeşitli tartışmaların olduğu, çatışmaların yaşandığı ve bugün de halen tartışma ve çatışmaların olduğu bir sorun söz konusudur. Bu sorunu çözmek için Önder Apo’nun, İmralı’da bir devlet heyetiyle yaptığı diyaloglar sonucu şimdi bir çözüm perspektifini netleştirme çabası vardır; sorunun silahlı çatışmadan siyasal bir zemine evirilmesi ve demokratik yöntemlerle çözümü için ortak bir çözüm projesini netleştirme çabası vardır. Bunun için bizlerden ve çeşitli kesimlerden görüş istemiştir. Henüz ortada karşı tarafın netleşmiş bir projesi yoktur. Sadece yürütülen tartışmalar vardır.

Şimdi bu tartışmalara dayalı olarak ortak denilebilecek bir çözüm perspektifinin netleştirilme çabası söz konusudur. Bu çok önemli, çok değerli ve çok tarihsel bir çabadır. Buna değer biçmek lazım. Kim ki değer biçmezse o, ‘kanın dökülmesinden yanadır’ demektir. Hayır. İnsani haysiyeti olan, insan yaşamını ve kendi ülkesini seven herkes buna değer biçmek zorundadır. Çünkü böyle barışçıl bir sürece doğru zemin oluşturma ve çatışmadan barışa doğru giden yolun taşlarını örme çabası kutlu bir çabadır. Bu çaba elbette ki insani açıdan, siyasi açıdan ve insani değer yargıları açısından çok kıymetlidir. Bu açıdan gereken değeri biçmek gerekiyor. Biz Önderliğimizin bu konudaki çabalarını çok kıymetli buluyoruz, değer biçiyoruz ve bütün boyutlarıyla anlamaya çalışıyoruz.

TEMKİNLİ BİR İYİMSERLİK İÇİNDE OLUNMALI

Kısacası, sürece dönük tüm halkımız iyimser olmalı, temkinli bir iyimserlik içerisinde olmalı ama her şeyin tamam olduğunu düşünmemek gerekiyor. Süreç kalıcı bir barışa dönüşebilir. Bunun için bu kez daha ciddi bir ortam söz konusudur. Önder Apo, her iki tarafın da yararına, 20 yıllık barışçıl çabaların tecrübesine dayanarak sürecin çerçevesini çizmeye çalışmaktadır. Bu açıdan bu süreç öncekilere benzememektedir. Bu süreç, daha derinlikli ele alınmakta, daha köklü ve daha kalıcı bir barışı geliştirmeye aday bir süreçtir. Ancak bu süreç, aynı zamanda her an kırılabilecek ve her an kapsamlı bir çatışmaya dönüşebilecek bir süreçtir de.

KİMSE HAM HAYAL PEŞİNDE KOŞMASIN

* Neden?

Çünkü netleşmeyen yönler vardır. Yani şimdi taraflar çıkıp da “biz artık şiddetten vazgeçtik, şiddeti bir tarafa veriyoruz, bu işi diyalogla çözeceğiz” demiyorsa burada sorun var demektir. Türkiye hala bunu söylemediği gibi, net bir çözüm projesini de ortaya koymamıştır. Kimse ham hayal peşinde koşmasın. Dolayısıyla her şeyin bittiğini ve barış sürecinin tamamlandığını sanmak yanlış olur.

BARIŞ GERÇEKTEN ZOR BİR İŞTİR

Ama önemli bir adım var; bunu desteklemek ve bunun içinde yer almak gerekiyor. Her türlü ihtimale karşı hazır olmamız da gerekiyor. Biz kendimiz bu açıdan zaten hazır olacağız ama kitlemizin ve halkımızın da bu anlamda gerçekçi yaklaşması, bilinçli ve örgütlü yaklaşması önemlidir. Özellikle siyasal ve örgütsel planda kendisini çok güçlü kılması gerekmektedir. Mücadeleye daha fazla sarılması gerekmektedir. Eğer barış isteniyorsa, barış sadece sloganlarla olmaz, ciddi bir örgütlenme ve ciddi bir çalışmayla olur. Barış birçok kişinin söylediği gibi gerçekten zor bir şeydir, kolay bir şey değildir. Bunun için herkesin çaba göstermesine ihtiyaç vardır. Özellikle de halkımızın, değerli yurtseverlerin, çalışanların ve dostların bu konuda oldukça temkinli yaklaşması ama olumlu sürecin derinleşmesi için de üstüne düşen sorumluluğun gereklerini yerine getirmesi gerekmektedir.

İKİ HAFTA SONRA GERİLLANIN HAREKET OLANAKLARI OLUŞACAK

* Bu sürece bu şekilde temkinli yaklaşmanıza neden olan nedenleri daha somut açabilir misiniz?

Tabi. Bu yeni sürece dönük karar alınmasının ve pratik planların geliştirilmesinin bir takım zorlukları vardır. Ben bunu açıkça halkımızla ve kamuoyuyla paylaşmakta hiçbir sakınca görmüyorum. Bunu iki ana madde biçiminde izah edebilirim:

Birincisi, AKP hükümetinin yaklaşımlarına ilişkin taşıdığımız kaygılar tümüyle giderilmiş değildir. Bu konuda AKP’nin söylem ve pratiği bizlerde ciddi kaygılar yaratıyor. Bir kere bu “teröristlerle mücadele, uzantılarıyla müzakere” konusundaki politikaları kalıcı bir barışı değil, sürekli çatışmayı besleyecek bir politikadır. Yani eğer gerillaya dönük operasyonlar durmazsa ve saldırılar olursa, daha önceden de ifade etiğimiz gibi gerilla kendini savunur, misilleme hakkını da kullanır. Herkes biliyor ki, gerilla bu konuda devletin güvenlik güçlerinden daha inisiyatiflidir. İşte bahar geldi, 2 hafta sonra gerillanın hareket olanakları oluşacak ve gerilla Türk devlet güçlerinden daha fazla operasyon yapma gücüne sahip bir pozisyon kazanacak. Bu konuda şüphesi olanlar varsa, 2012 yılına bakabilirler. 2012 yılına bakanlar gerillanın daha fazla operasyonel olduğunu görürler. Yani eğer operasyonlar devam edecekse, bu çatışmaların da devam edeceği anlamına gelir. Bu, bir sorundur.

LİCE OLAYI MİSİLLEME OLABİLİR

* En son Lice’de uzaktan kumandalı bir mayının patladığı ve 4 askerin yaralandığı belirtiliyor…

Evet, haberi dinledim. Henüz olayın kaynağından aldığım resmi bir bilgi yoktur. Ancak misilleme çerçevesinde yapılmış bir eylem olabileceğini düşünüyorum. Zaten operasyonlar durmazsa bu tür karşı misillemeler de yapılır. Şimdi Türk basını hemen provokatif bir olaydır diye geçiyor ama şunu sormuyor: 4-5 gün önce yapılan hava saldırısında 4 arkadaşımız yaşamını yitirdi. O, provokatif bir olay olmuyor da bu mu provokatif bir olay oluyor? Yaşamın her karesinde ayrımcılığı yaşama budur herhalde. Eğer bunu provokatif sayarsanız o zaman yapılan tüm askeri operasyonları ve hava saldırıları da provokatif saymanız gerekmektedir. Kısaca az önce de belirttiğim gibi bu bir sorundur. Biz hiç kimseye gelip seni vuracak olan güçlere karşı kendini savunma, misilleme hakkını kullanma diyemeyiz. Çünkü ortada can vardır ve kimseye canını savunma diyemezsin.

ÇATIŞMASIZLIK OLACAKSA, ÇİFT TARAFLI OLMALI

İki silahlı kesim var, yani iki taraf var. Bir çatışmasızlığın yaşama geçmesi için her iki tarafın da buna uyması gerekmektedir. Çift taraflı olmadan hiçbir şey yaşama geçemez. Yarın öbür gün resmi bir ateşkes ilan edilirse ve bu çift taraflı olmazsa sadece ilan edilmiş olmakla kalmış olur. Çünkü hayata geçmesi için çift taraflı olması gerekiyor. Örneğin; bugün İran’da PJAK’ın ilan ettiği ateşkese İran Devleti de uymakta ve herhangi bir çatışma da yaşanmamaktadır. Kısaca bu sorun aşılmazsa, yol üzerinde ciddi bir engel olarak kalacaktır.

Bir önceki sorunuzdan devam edecek olursam;

Öbür yandan Başbakan Tayip Erdoğan, “iki halkın eşitliği ve birliği” sözlerine karşı çıkarak, “bu ayrımcılıktır” diyor. Biz onu anlamadık, yani “eşitiz” demek nasıl bir ayrımcılık oluyor? Yine “eylemsizlik olmaz, silahların bırakılması olur”, hatta en son “barış kelimesi yanlış” diyor. Diyor ki, “barış, taraflar arasında olur.” Yani şimdi Türkiye’de bir barış zaten var mı? Bir çatışma yok mu? Ve bu çatışmanın tarafları yok mu? O zaman bu bir inkar olur. Ama sen beni inkar edersen ben seninle nasıl barış yapabilirim ki? O zaman neyin barışını yapacağız? Yani inkarın sürdürülmesinin yansıması olan bu gibi tutumlar bizlerde “bunlar nasıl çözüm geliştirecekler?” çerçevesinde ciddi kaygılar yaratıyor.

KARAR ALMAMIZ KOLAY DEĞİL

Şimdi gerçeği şu. Biz, izah ettiğim bu ve benzeri nedenlerden dolayı AKP hükümetinin politikalarına ilişkin kaygılar taşıyoruz. Ama aynı zamanda Önderliğimize de çok güveniyoruz ve sonuna kadar inanıyoruz. Biz Önderliğimizin elbette ki her zaman arkasında olmayı esas alacağız. Bu konuda Önderliğimizin gönderdiği mektup bizlerde önemli oranda bir kanaat oluşturmuş olsa da halen üzerinde düşünmemiz gereken noktalar da vardır. Bu açıdan bizim karar almamız kolay değildir. Bu birinci boyuttur.

İkinci boyut ise, mevcut koşullarda Kürt Özgürlük Hareketi’nin ilk kez, çok önemli olanakları yakalamış olması ve kendi özgücüyle çözümü zorlayacak, başarıya gidebilecek koşullara sahip olabilecek bir konjonktürel durumun gelişmiş olmasıdır.

Bilindiği gibi Kürdistan dört parçadır. Dört parçayı egemenliğinde tutan devletler hemen her zaman kendi aralarında Kürtlere ilişkin anlaşmışlardır. Belki bazen sorunları olsa da her zaman Kürtler konusunda ortak hareket etmişlerdir. Çoğu zaman bunu resmi anlaşmalarla da kayıt altına almışlardır. Mesela önceden Sento vardı. Buna benzer, daha değişik ikili üçlü anlaşmalar hep olmuştur. Türk devleti Saddam’la, istediği vakit sınırdan 20 km içeri girmesini sağlayan bir anlaşma yapmıştı. Yani Kürdistan’ı egemenliğinde tutan bu devletlerin her zaman ortak hareket ettiği tarihsel bir gerçekliktir. Hatta son 2003’ten 2011’e kadar Türkiye-İran-Suriye’nin bize karşı üçlü anti-Kürt ittifakı vardı. Doğru, Önder Apo’nun da ifade ettiği gibi, Kürt sorununda esas düğüm Kürdistan’ı elinde tutan devletlerde değil, batı siyasetinde düğümlenmiştir. Yani Önder Apo’nun paralel devlet diye tanımladığı, kökeni, çıkarlarını Kürt sorununun çözülmemesinde bulunan uluslararası güçlere dayanan bir siyasetin engel olma durumu vardır. Ama bizzat bölgede Kürdistan üzerinde egemen olan devletlerin ittifakı da, Kürtlerin manevra alanını çok daraltan ve Özgürlük Hareketi’ni de zorlayan bir faktördü. Şimdi bu koşullar tümüyle değişmiştir. Bölgeye dönük geliştirilen müdahale temelinde bölgedeki konjonktürel durum tümüyle değişmiş, Kürdistan üzerinde egemen olan devletlerarasındaki ittifaklar da en azından şimdilik bozulmuştur. Bu, Kürt Özgürlük Hareketi’nin daha geniş bir manevra alanına sahip olmasını ve mücadelesini başarıya taşımanın koşulları anlamına gelmektedir. Nitekim biz şimdi bu koşullara dayanarak daha rahat ve daha güçlü bir mücadele zeminini yakalamış bulunuyoruz.

PKK’NİN KULLANDIĞI SİLAHLAR 60 YIL ÖNCE İMAL EDİLMİŞ SİLAHLARDIR AMA…

* Bu belirttiklerinizden, bölgedeki mevcut dengeler içinde bazı devletlerden destek almakta olduğunuzu mu söylüyorsunuz?

Hayır, sorun o değil. PKK bir ilke hareketidir. PKK hemen, herkese angaje olmaz. PKK Ortadoğu’da bugün üçüncü bir çizgiyi temsil etmekte ve kendi özgücüne dayanmaktadır. “PKK şuradan buradan çok yardım alıyor” diyenlere şunu söylüyorum; PKK’nin kullandığı silahlar 60 yıl önce imal edilmiş silahlardır. Kimse kendini yanıltmasın. Yalnız şunu da açıklıkla ifade etmemin hiçbir sakıncası yoktur: PKK artık değişik güçlerden silah dahil yardım alabilecek noktaya da gelmiştir. Bu kendisiyle birlikte yepyeni bir durum anlamına gelmektedir. Dolayısıyla PKK’nin mücadelesini daha üst bir aşamaya taşımasının siyasal ve bölgesel koşulları doğmuş demektir.

Bununla birlikte PKK, 2012 yılının ortasından itibaren bir hamle sürecini başlattı. Başlayan bu hamle sürecinin çok önemli ve çok değerli tecrübeleri ile sonuçları oldu. O zamana kadar görülmeyen yetersizlikler açığa çıktı. Bizler aylardır bunun üzerinde yoğunlaşıyoruz. Geçen yıl yürütülen çerçevede değil de daha üst düzeyde kapsamlı bir hamlesel çıkışın yürütülmesinin örgütsel ve taktiksel düzeyi yakalanmıştır. Şimdi tam da bu noktada, yani hem örgütsel-taktiksel açıdan hamlenin kıvamına girdiği bir noktada ve hem de bölgesel koşulların uygun hale geldiği bir zamanda birden bire barışın gündeme girmesi ve bu konuda PKK’nin konumunu değiştirmesi kolay bir şey olmasa gerek. Açıkça izah ediyorum; bu kolay değil tabii.

* Hükümet, bunları gördüğü için mi böyle bir süreci geliştirmekten yana politika geliştirdi?

AKP hükümetinin bunları bilmesi çok yüksek bir olasılıktır. Olası bir yükselişin önüne geçmek için böyle bir politikayı düşünmüş olabilir ama aynı zamanda Önderliğimizin de bu koşulları çok iyi bir biçimde değerlendirerek buradan bir barışı çıkarma çabası vardır. İşte bu nokta çok önemlidir. Her iki taraf da kendi açısından kritik bir karar verme durumundadır. Karşı taraf, bizim olası ve hiç hesapta olmayan gelişmemizin önüne geçmek için politika oluştururken, Önderlik de buna dayanarak köklü bir demokratik-barışçıl çözümü hayata geçirmek istiyor. İşte burada tüm yoldaşlarımızın ve örgütlerimizin Önderliği tam olarak anlamaları önemlidir. Biz Önderliğimize tam olarak güveniyoruz ve mektubunda ortaya koyduğu çözüm perspektifini çok büyük bir dikkatle okumak, incelemek ve kararlaşmak durumundayız. Ben açıkça söyleyeyim; Önderliğimizin bu yüksek düzeyde inanç yaratan ve güven veren duruşu olmasa hiç kimse bizi direniş hamlesini yükseltme yolundan caydıramaz.

ÖCALAN’IN DEVREYE GİRMESİ BİR GEREKLİLİKTİR

Biz kendimizi her zamankini aşan, daha kapsamlı bir hamlesel savaşa hazırlamışız. Bu açıdan da yapımızı barışa ikna etmenin bizim için kolay olmadığını ifade etmek istiyorum. Bizim bu konuda dile getirdiğimiz “Önderlik devreye girmelidir” sözü kesinlikle bir politika değil, bir gerekliliktir. Tekrar ediyorum, bir gerekliliktir. Biz şimdi belki durdurabiliriz ama belli bir noktaya kadar durdurabiliriz. Yönetim olarak, bütün bu konularda herkesi ikna etmenin bizi de aşan bir durum olacağını düşünüyoruz. O açıdan ileriki süreçlerde Önderliğin de devreye girmesi gerektiğini tekraren vurgulamak durumundayım.

HALKIMIZIN 100 YILLIK BEKLENTİLERİNE CEVAP OLMAKLA MÜKELLEFİZ

Ama öncelikli olarak bu konuda bir kararlaşmaya gitmemiz gerektiği de açıktır. Umarım bu konuda herhangi bir pürüz çıkmadan olumlu bir konseptle halkımızın ve kamuoyunun önüne çıkacağız. Biz bu konuda Önderliğimizle yazışmalar yoluyla da olsa tabii ki bazı şeyleri paylaşmak istiyoruz. Çünkü gerçekten, biz mücadelemizin gücüyle, onun esas aldığı yol ve yöntemlerle belirli bir noktaya gelebileceğimizi düşünüyor ve buna tam olarak inanıyoruz. Dışımızdakiler buna inanmayabilir, kendi pencerelerinden bakıp kendilerine göre yorumlayabilir. Hatta bazıları bizim bu konudaki tereddütlerimizi farklı durumlara da bağlayabilir. Ama durum öyle değildir. Tamamen kendimize, mücadelemizin başarısına ve elde ettiğimiz avantajlar ile taşıdığımız inanca ilişkin hususlardır. Biz hareketin yönetimi olarak halkımızın yüz yıllık beklentilerine cevap olmakla mükellefiz. Önderliğimiz bu çerçevede titiz yaklaşmaktadır. Biz de yönetim olarak bunu düşünmek zorundayız. On binlerin ahı ve anaların gözyaşı karşılık bulmak zorundadır. Biz bu konuda büyük bir sorumlulukla karşı karşıyayız. Karar vermek öyle kolay değil, başlı başına cesaret istiyor. Önder Apo gibi, görüşlerine tümüyle bağlı, keskin ve cesaretlice çıkış yapma yeteneğiyle birlikte, bütün bunları düşünmek, yürütmek ve kararlaştırmak durumundayız.

KÖKLÜ YENİLENME SÜRECİ

Bu açıdan biz karar alırken AKP hükümetine veya başka bir çevreye güvenip güvenmeme temelinde almayacağız. Siyaset farklı bir olaydır. Salt güvene dayalı yürütülen bir şey değildir. Önderliğimiz süreci, bir “köklü yenilenme süreci” olarak ele almakta ve bunu köklü bir demokratikleşme hamlesi olarak görmektedir. Radikal demokrasinin geliştirilmesinden söz etmektedir. Yani süreci, bir mücadele süreci olarak görmek gerekiyor. Bir güvenip güvenmeme değil, barışı ve demokratik çözümü yaratma mücadelesi olarak görmek gerekiyor. Doğru yaklaşım bu temelde olabilir.

Öte yandan Türkiye toplumunun demokratik çözüme ve barışa olumlu yaklaşması, büyük bir ekseriyetin barıştan yana tutum alması ile Önderliğimizin bu süreci geliştirmedeki kararlılığı bize güven veren temel olgulardır. Ayrıca tüm parçalarda Kürt halkının bu konudaki desteği de önemli bir husustur. Dolayısıyla biz bu eksenden yaklaşarak kararlaşmayı yaşamaktayız. Tüm arkadaşlarımız, halkımız ve dostlarımız da sürece bu çerçevede yaklaşarak doğru tutuma ulaşmalıdırlar. Yeni sürecin barışın sağlandığı ve her şeyin bittiği bir süreç olarak değil de, yeni sürecin barışı sağlamak ve silahları tümden devre dışı etmek için bir mücadele süreci olduğunu anlamak daha doğru olacaktır. Tabii ki bu konuda sorunun birinci muhatabı durumundaki kararlılığın ve netliğin gelişmesi süreci daha da hızlandıran ve kesinleştiren bir faktör olacaktır.

Fakat şunu da belirteyim; biz bu konularda hazırlıklıyız. Daha önceden de kamuoyuna açıkladığımız gibi, iç toplantılarımızı yaptık ve tamamladık. İki eksen üzerinde hazırlıklarımızı yapmakta olduğumuzu ifade etmiştik. Bunların birincisi, her an gelişme olasılığı olan yüksek bir savaş ve direniş ekseni. İkincisi ise Önder Apo’nun geliştirmekte olduğu barışçıl çalışmalara dahil olma eksenidir. Biz şimdi birinci ekseni değil de ikinci eksen üzerinde yoğunlaşırken bütün boyutlarını netleştirerek ve kesin bir biçimde sürecin derinleşmesini sağlayacak yol ve yöntemler üzerinde düşünmek ve pratik esaslarını somutlaştırmaya çalışmaktayız.

KESİN VE NET BİR KARAR İÇİN ÖCALAN İLE DOĞRUDAN İLİŞKİYE İHTİYAÇ VAR

Bu konuda tabii ki Önderliğimizle paylaşma gereğini hissettiğimiz hususlar vardır. Aslında kesin ve net bir karar için sadece BDP’lilerin gidip gelmesi yetmemektedir; doğrudan bir ilişkiye ihtiyaç vardır. Bu konuda BDP’lilerin oynadığı rol küçümsenemez bir roldür. Kalıcı kararlaşmalara gitmek için kesinlikle onların da aktif bir biçimde dahil olmalarının bir gereklilik olduğu konusunda hiçbir şüphe olamaz. Her iki taraf için BDP’nin önemli, kolaylaştırıcı bir rolünün olacağı açık ortadadır. Bu aşamada BDP’liler üzerinden de olsa Önderliğimizle sürdürülen ilişkinin önemi açıktır. Biz bu ilişki halkasını değerlendirerek kesinleşen bir kararlaşmaya gitmeyi esas alacağız.

* Son günlerde AKP’li temsilcilerin üslubunda genel olarak bir yumuşama görülüyor. Bu konuyu nasıl değerlendiriyorsunuz?

Evet. Birkaç günden bu yana AKP’li temsilcilerin dilinde bir olumlaşma gözükmektedir. Bu açıdan bunu olumlu yönde bir gelişme olarak görmek mümkün. Fakat dil halen egemenlikçi dildir. Yani karşılıklı güven veren, saygıya dayalı ve çözümü gören bir yaklaşımdan ziyade, tek taraflı bir yaklaşım sürmektedir. Örneğin AKP temsilcileri içerisinde zaman zaman böyle en yumuşak dil kullanan kişi Başbakan Yardımcısı Bülent Arınç’tır. Bülent Arınç’ın 2-3 gün önceki bir konuşmasına tanık oldum: Barıştan bahsediyordu; bu iyi bir şey. Ama bununla beraber değerlendirmesinde, “Terör örgütü sadece kendi başına değildir. İşin içinde uyuşturucu kaçakçılığı ve milyon dolarlar vardır. Bu açıdan karar vermeleri zordur” türünde şeyler söylüyordu.

Şimdi ben şunu söylemek istiyorum: Bülent Bey, yaşı 70’e yaklaşmış olgun bir adamdır. Psikolojik savaşın bu argümanlarına bakarak konuşacağına, biraz eğilip gerçeğe göre konuşsa daha iyi olmaz mı? PKK’yi uyuşturucu kaçakçılığıyla, yine para-pulla ilintilendirmek tamamen yalan olduğu gibi, bu bir psikolojik savaş argümanıdır. Bugüne kadar uluslararası mahkemeler ne kadar araştırma yapmışlarsa da uyuşturucuya ilişkin PKK’ye dönük tek bir karar almış değildirler. Çünkü böyle bir şey yoktur. Ama zaman zaman Türk devlet yetkililerinin uyuşturucu kaçakçılığı yaptığına dair uluslararası mahkemelerin varmış olduğu sonuçlar vardır. Örneğin; özellikle ‘90’larda açıkça bu yönlü pratikler söz konusudur. Yani eğer bu konuda bir leke varsa, Türk devlet yetkilileri üzerinde vardır ama bizim üzerimizde yoktur. Geçmişte sınır hatlarında zaman zaman bu tür kaçakçılık yapanlardan gümrük alan birimlerimiz olmuştur. Ama bu da hareketimiz tarafından yasaklanan bir şeydir. Bunun dışında bu konuda bizimle ilgili söylenen tüm şeyler birer yalandan ibarettirler. Bu birincisi.

İkincisi, yeryüzünde kendisini maddiyattan, para ve puldan uzaklaştırmış, nadir hareketlerden birisi PKK hareketidir. PKK’nin yaşam felsefesi, ‘bir lokma bir hırka’ felsefesidir. Dünyanın en mütevazı ve en yoksul yaşayan insanları PKK gerillalarıdır. Bin tane gerillayı sıraya dizsen, hepsinin cebini yoklasan 1 dolar bile göremezsin. Buna ben de dahilim. Maliyecisi varsa onda olabilir, onun dışında hiç kimsede para bulamazsın. Çünkü PKK’li olmak aynı zamanda kendisini paradan puldan arındırmış insan olmaktır. Artık bu gerçeğin görülmesi gerekiyor. Tamam, bizi hep kötülemek istiyorsunuz. O duygularla sürekli her türlü suçu bize yüklüyorsunuz. Ama bir gerçeğimiz de vardır. Eğer bugün bir barış durumu söz konusuysa birazcık da olsa vicdana gelip bu gerçekleri görelim, diyorum. Bizim karar almamızda ne paranın ve pulun ne de şu gücün bu gücün herhangi bir etkisi yoktur, olamaz. Bunun hiçbir biçimde bir zemini yoktur. Bizim karar almamızda etkili olan şey, Önderliğimizin çizdiği çerçeve ve halkımızın beklentileridir; analarımızın, şehit ailelerimizin ve halkımızın yüz yıllık rüyası ve beklentileridir, başka hiçbir şey değildir. Bunun herkes tarafından doğru bilinmesinde büyük fayda vardır.

8 MART MESAJI

* Yeni bir 8 Mart’a daha geldik. Bu seneki 8 Mart kutlamaları da geçen yıl olduğu gibi erken başladı ve büyük bir coşkuyla sürüyor. 8 Mart Dünya Emekçi Kadınlar Günü vesilesiyle vermek istediğiniz mesaj nedir?

Öncelikle 8 Mart vesilesiyle Kürdistanlı anaları, genç-yaşlı tüm Kürdistanlı kadınları ve dünya emekçi kadınlarını saygıyla selamlıyorum; 8 Mart Emekçi Kadınlar Günlerini kutluyorum. Umarım sadece 8 Mart günü değil tüm günler kadın günü olur, özgürlük günü olur. Bu anlamda Kürdistan kadınının günlerdir meydanlara çıkması, 8 Mart’ı bir hafta önceden kutlamaya başlaması, meydanları şenliğe dönüştürerek bir kadın devrimini yürütüyor olması çok anlamlı ve çok değerlidir.

Önder Apo’nun ve hareketimizin temel ilkesi toplumsal özgürlüktür. Toplumsal özgürlüğün gelişmesi için de kadın özgürlüğü esastır ve şarttır. Önderlik, “kadını özgür olmayan bir toplum özgür olamaz” demektedir. Biz daha baştan beri bu ilkeye inanarak Kürdistan toplumuna ve Kürdistan kadınına yaklaşım geliştirdik. Ve bugün bu yaklaşım temelinde Kürdistan kadını bir güç ve irade olmuştur. Bugün mücadelemizde de yükün en ağır bölümünü yurtsever-cefakar-yiğit Kürdistan kadını omuzlamaktadır. Bunu büyük bir saygıyla selamlıyorum. Ve bu gücün daha da artarak Kürdistan özgürlük devrimine öncülük edeceğine, Kürdistan kadını ve Kürdistan gençliğinin devrimin öncü güçleri olarak tarihsel rolünü oynayacaklarına inanıyor ve bunun gelişmesi için de üstümüze düşen neyse onu da yapmak istiyoruz.

Fakat bu konuda 8 Mart vesilesiyle bilinç kazanmış, özgürlük bilinci, yurtseverlik bilincini kazanmış Kürdistan kadınından öte, bu bilinci henüz edinememiş kadınlara ulaşma görevimizin olduğunu hatırlatmak istiyorum. Tüm Kürdistan kadınının, erkek egemenlikli zihniyete olduğu gibi tüm egemenlikli zihniyet biçimlerine karşı yürüteceği mücadele, aynı zamanda Kürdistan halkının egemenliğe karşı mücadelesi anlamına gelmekte olduğu gibi, bu mücadele sadece kadını değil, tüm toplumu kurtaracaktır.

Burada özellikle Kürdistan’da erkek cinsinin kadında başlayan bu yükselişi ve kadın devrimini doğru anlaması ve doğru karşılık vermesi önemli olmaktadır. Bugün Kürdistan’da gelişen özgürlük mücadelesi ve özgür kadın duruşu, ister feodal ister kapitalist, erkek egemenlikli yaklaşımın da kendisini sorguya çekmesi gerektiği açıktır. Özgürlük Mücadelesi Kürdistan’da yeni bir süreç başlattı. Kadından çok erkeğin bu durumu doğru anlaması, kadın gücünün ortaya çıkardığı enerjiyi ve iradeleşme karşısında kendisinde dönüşümü mutlaka gerçekleştirmesi gerekmektedir. Bu açıdan 8 Mart, Kadınlar Günü olduğu kadar, erkeklerin de kendi erkekliğini sorgulama günü biçiminde ele alması en doğru tutum olacaktır.

Bugün sadece Kürdistan’da değil, Türkiye ve Ortadoğu toplumlarında da kadının neolitik devrimdeki misyonuna denk düşen tarihsel bağlarını geliştirmesi, günümüzün çağdaş bilinç ve birikiminin tarihsel birikimle bütünleşmesi halinde Ortadoğu devriminde kadının rolü kesinlikle belirleyici ve öncü bir rol olacaktır. Bu düşünce ve inançla tekrardan tüm yurtsever-demokratik kadın yapılanmalarını, Kürdistanlı yurtsever kadınları, tüm anaları, özel olarak da şehit analarını saygıyla selamlıyor, 8 Mart Dünya Emekçi Kadınlar günlerini kutluyorum. Özgürlük mücadelesinde yanlarında olduğumuzu belirtmek istiyor ve kendilerine üstün başarılar diliyorum.

Duran Kalkan : Kürtler buranın sahibidirler, gidecek olanlar kendileri

Duran Kalkan : Kürtler buranın sahibidirler, gidecek olanlar kendileri

ERDAL ER

BEHDİNAN

KCK Yürütme Konseyi Üyesi Duran Kalkan, Türk ordusu askeri operasyonları sürdürdüğü müddetçe gerilla operasyonlarının da süreceğini belirtti. Kalkan, BDP ve HDK heyetine Karadeniz’deki saldırıları da değerlendirirken, sorunların hükümetin demokratik zihniyet ve politikalara sahip olmayışından kaynaklandığını belirti. Kalkan, “Türkiye toplumun bu hale getirdiler. Türkiye toplumu böyle değildi. Karadeniz böyle değildi, şoven değildi, milliyetçi değildi, devrimciydi” dedi.

KCK Yürütme Konseyi Üyesi Duran Kalkan, Salı akşamı Nuçe TV’de gazeteci Erdal Er’in sorularını yanıtladı. Kalkan, gündemdeki konuları değerlendirirken, “Hükümet çözüm üretmez, çözüm süreci gelişmez ise herkes bilsin ki karşılığı olarak mücadele şiddetlenecek” diye uyardı.  “Operasyonları sürerse gerillanın da operasyonları sürer” diyen Kalkan, “Ama tabii ki savaşın durmasını, ateşkes olmasını isteyenler, bunun karşılığını göstermeliler; bir çözüm projesi olmalı. Ben şunu söylemiyorum; çözüm projesi olduğu gibi gelmeli ve ateşkes ile çözüm birlikte gelmeli değil, bir çözüm eğilimi, çözüm yaklaşımı olmalı, üslubuyla, anlayışıyla, zihniyetiyle, sözüyle bir tutarlılık olmalı” ifadelerini kullandı.

PKK silahı bırakıp gitsin şeklinde Türk hükümet yetkililerinin açıklamalarına da cevap veren Kalkan, “Kürtler buranın sahibidirler, gidecek olan kendileridir, zorla gelmiş olanlar, baskı uygulayanlar, yerel olmayanlar giderler” dedi.

Karadeniz’deki ırkçı saldırıları değerlendiren Kalkan, şu hatırlatmalarda bulundu: “Kırk yıl önce Ertuğrul Kürkçü Karadeniz’e gittiğinde Dev-Genç Başkanı olarak kitleler gürül gürül sokaklara çıkıyorlardı. Karadeniz böyle değildi, şoven değildi, milliyetçi değildi, devrimciydi. Mahir Çayanların yurduydu. Fındık mitingleri, devrimci mitingleri unutuldu mu? Değil. Kırk yıl içerisinde durum değişti. Bu kadar devrimciliğe açık toplumu şimdi en şoven en faşist, Kürt düşmanı haline gerdiler.”

Kalkan, Fransa’yı Paris katliamını aydınlatmaya çağırırken, şu soruları yöneltti: ” Niye Paris katliamı aydınlatılmadı? Nerede Paris’in sosyalist yönetimi? Aileler hesap soruyordu. 50 günü geçti. Ben inanıyorum ki Fransa yönetimi aydınlattı, her şeyi biliyor. Ama kamuoyuna açıklamadı. Niye? Acaba Suriye üzerinden Türkiye ile pazarlık mı yaptılar? Sormak istiyorum ben! Açıklasın, aydınlatsın. Suriye üzerinden Türkiye ile anlaştılar, Türkiye Suriye’de Fransa’yı destekleyecek, onun karşılığı olarak Türkiye’nin payını, kendi payını Paris katliamının nasıl olduğunu açıklamaktan vaz mı geçti?”

Kalkan, ABD’nin de aslında Kürt sorununda adım atmadığı için ABD Ortadoğu’da çıkmazda olduğunun altını çizdi.

‘ÖLÜMÜMÜZ ÜZERİNDEN HESAP YAPIYORLAR’

Yönetiminize yönelik daha önce suikast planları yapıldığı yansımıştı. Paris’te bir katliam gerçekleşti. Hükümet’in yönetiminize yönelik politikasını nasıl değerlendiriyorsunuz?

Çok tehlikeli, kural dışı, savaş dışı kirli bir politika bu. Hiçbir güç böyle gizli alçakça suikastlardan medet ummamalı. İş o noktaya giderse tehlikeli olur  böyle yapmak birilerinin elinde değil, isterse herkes yapabilir. Herkesten çok da PKK yapabilir. Eğer yapmıyorsa şimdiye kadar yapmamışsa bu siyasi çizgisi gereği örgütlü bütünlüğü tutarlılığı gereği, fakat AKP ya da PKK karşıtlarının tamamı bunu yaptılar. Avrupa’da şimdiye kadar böyle bir durum olmamıştı. İş bu noktaya kadar getirildi ama şunu biliyoruz 2006’da da benzer açıklamalar yapılmıştı. İşte özel güçlerin harekete geçtiğini ve PKK’yi yönetiminden yok edeceğini bazıları söylemişti. Biz o zaman teşhir ettik ve sonra ABD elçisi ‘biz buna destek verebiliriz’ dedi. Ve Erdoğan büyük tepki duydu. Halbuki tepki duyacak bir şey yoktu. Yardımda destek de bulunmak istiyordu. Biz o zaman anladık ki AKP böyle bir plan yapmış ve ABD desteğini bu planın teşhir edilmesi olarak gördü aslında. Tepki ve öfkeyi onun için duydu. Şimdi bazı çevreler yazdılar ‘böyle bir politika var ne anlama geliyor.’ Yani PKK yönetimi yok edilir ise sorun biter PKK’yi yok ederiz, Kürt sorununu bastırırız. Yani bazı kişilerin yokluğuna kalmışlar sadece imha etmek, öldürme planları da yapmıyorlar geçen bir kanalda bilmem şunun şu hastalığı var, bunun bu hastalığı var deniliyordu öyle ölümümüzü bekliyorlar. Ölümümüz üzerinden hesap yapıyorlar. Öyle bir duruma düşmüşler ki bir kaç kişinin varlığı koskoca devlet için tehdit yaratıyor bu mümkün mü? Yani akıllı mı mantıklı mı böyle olabilir mi? Hadi diyelim onlar yok oldu; peki bu Kürt halkı, Kürt sorunu yok mu olur?  Kürtlük ne onlarla var oldu, ne de Kürt sorununu onlar icat ettiler. Sadece çözüm mücadelesi geliştirdiler, sorunu ortaya koydular, çözüm dinamiklerini yarattılar buyurun çözümde sizde bundan kurtulun diyorlar. Vallahi şükranla karşılanması gereken bir tutumken bu kadar düşmanlıkla, karşıtlıkla karşılanıyor. Bu aslında soykırım zihniyetinin devam ettiğini gösteriyor.

‘SUİKAST PLANLARI ÖNÜMÜZDEKİ GÜNLEDE BASINA YANSIYABİLİR’

Elinizde bu konuyla ilgili yeni bilgiler olduğunu daha önceki açıklamalarınızdan biliyoruz…

Evet var, arkadaşlar çalışıyorlar, bazı çevreler var. Yani bu tür çabalar sadece Avrupa’da değil, gerillaya dönük de vardı. Geçmişte de vardı. 2007’de de bazı sonuçlar yayınladık. Önümüzdeki günlerde belki basına verilebilir.

Hükümet bu politikadan vazgeçmiş değil mi?

Henüz değil tabii. Şimdi bunu bir lütuf gibi görüyor. Bizimle pazarlık yapmak istiyor. Tayyip Erdoğan, siz bütün siyasi yaklaşımlarınızdan vazgeçer silahı da bırakır başınızı alır başka yere giderseniz, öldürmeme sözü vereceğim, öldürme kararını geri alacağım diyor. Bunu kaç seferdir basında açıklıyor. Bu demektir ki yapmazsanız öldüreceğiz öldürme kararı vermiş. Her şeyin karşılığı için pazarlık yapıyor. Yani o kararı değiştirmeyi bize kaşı bir pazarlık olarak yapıyor. Olmaz ki bu.

‘OPERASYONLAR SÜRERSE GERİLLANIN DA OPERASYONU SÜRER’

Askeri operasyonlar var. Operasyon devam ederse, Medya Savunma Alanları’na yönelik hava saldırıları devam ederse ne yapacaksınız?

Elbette saldırılar devam ederse Kürt halkının direnişi gerillanın direnişi sürer. Bundan hiç kimsenin kuşkusu ve tereddüdü olmasın. Hiç kimse bunu yeni bir görüşmüş gibi görmemeli, bu konuda her hangi bir muğlâklık olmamalı. Yönetimden arkadaşlar açıkladılar. Net konuştular. İki boyutlu çalışıyoruz dediler. Cemal (Murat Karayılan) arkadaş açıklamalarda bulundu. Net söyleyeyim. ‘Eğer gerçekten Önder Apo’nun çabalarına olumlu karşılık verilir Kürt halkına adil davranılır çözümden yana eğilim gösterilir çözüm projeleri ortaya konulur ise, o eğilim de gelişebilir. Biz ona da açığız, onu da dikkate alıyoruz. Ama operasyonlar devam ederse, ona karşı gerillanın eylemleri de kesintisiz devam eder’ dedi. Operasyonları sürerse gerillanın da operasyonları sürer. Biz ona göre de hazırlanıyoruz. Bu konuda hiç kimse sanmasın ki PKK zayıftır, Kürtler zayıflamıştır kayıp veriyorlar, şehit ve riyorlar biz daha çok silaha sahibiz vuruyoruz, kırıyoruz, korkarlar bu direnişi sürdüremezler. Hayır, hayır Kürt halkı ve gençliği özgürlüğü elde etmek için son nefesine kadar direnmekte kararlı.  Direnişi çok daha boyutlandırmak için, aslında bize baskı yapıyorlar, zor frenliyoruz bazı şeyleri daha da ileri götürmek istiyorlar o bakımdan hiç kimse şunu sanmamalı; PKK bu direnişi sürdüremez, Kürtler direnemezler mücadele edemezler. Dolayısıyla vazgeçerler biz operasyonları sürdürürsek tehdit edersek korkuturuz ezeriz. Bunu yapamayacaklarını gördüler. Korkutamayacaklarını da herkes iyi bilmeli şimdiye kadar ki sonuçlar bunu kanıtlıyor. Bir şey söylememe gerek yok. O halde şunu herkes bilmeli. “Tabi biz hep öyle yapacağız, isteğimiz bu” demiyorum ama eğer hükümet çözüm üretmez, çözüm süreci gelişmez ise herkes bilsin ki karşılığı olarak mücadele şiddetlenecek.

 ‘HÜKÜMETİN HASSASİYETİ YOK, FAŞİST POLİTİKALARI VAR’

Daha çok sizin adım atmanız isteniliyor, Türkiye’nin ‘hassasiyeti’ var, ‘hükümetin hassasiyeti’ var. Sizin yok mu?

Nasıl yok? Sorun hassasiyet sorunu değil. Hükümetin hassasiyeti yok, hükümetin faşist politikaları var. Milliyetçi şoven politikaları var. Bunla doldurduğu çevreler var. Hükümet demokratik zihniyet ve politikaya sahip değil. Sorunlar buradan kaynaklanıyor. Bu noktada hiçbir hassasiyet yok. Ben size söyleyeyim. Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin, Hükümeti’nin de Kürdü imha ve inkar etmekten, Kürdü Türkleştirmek istemekten başka bir zorlu sorunu yok. Bu anlayıştan vazgeçsinler. Kürt, Kürt’tür. Kürtler bir millettir, Türkler gibi onların da millet olarak hakları vardır. Bu haklar temelinde kardeş olup yaşayın deseler bir günde çözülür sorun bir günde. Hiçbir sorun kalmaz. Sorun AKP’nin ve devletin bunu diyememesinden, böyle bir zihniyet ve politikaya sahip olmamasından kaynaklanıyor. Eğer gerçekten çözümü engelleyen yer görülmek isteniyorsa oraya bakılmalı. Çözümün önü açılmak isteniliyorsa oranın üzerine gidilmeli. Dikkat edilmeli. Şunun için söylüyorum bunu, tabi önder Apo İmralı’dan mesajlar veriyor, çaba harcıyor. Dedim ya iğne ucu ile kuyuyu kazarak adeta yani bir çözüm umudu yaratmaya çalışıyor. Fakat yani İmralı’dan ne çözümü yaratacak İmralı çözüm projesini defalarca  ortaya koydu. Bunu engelleyen, çözüme gelmeyen Türkiye tarafıdır, devlettir yani.

‘ÖCALAN’SIZ BARIŞ OLMAZ AMA SAVAŞI YÜRÜTENLER VAR’

Görüşme masanın bir tarafında hükümet ya da devlet, diğer tarafında Sayın Öcalan varsa, sayın Öcalan’ın koşullarının düzeltilmesi gerekmiyor mu? Eşit olmayan koşullarda çözüm nasıl olur?

Biz aslında geçen yıl, güzün açıklamalar yaptık, yönetim olarak, tek tek bireyler olarak. Biz savaşı yürütüyoruz, bunu herkes bilmeli. Eğer Kürtler adına savaş sürüyorsa PKK yürütüyor, PKK’nin, KCK’nin yönetimi var. Yönetim örgütlüyor, yürütüyor. Savaşa bunlar karar verdi, savaştan bunlar sorumlu. Savaşı durdurmak isteyenler varsa buraya müracaat edecekler, burayla şey olacaklar. Hükümet eğer istiyorsa dedik burayı görmeli. İmralı’ya gidildi, gidilebilir dedik, Önder Apo da adresi gösteriyor, işte açıkça söylediler, kardeşi ile yapılan görüşme sonunda, kardeşi açıkladı, somut olarak belirti, ben sorumlu değilim diyor, ben yürütmüyorum diyor, bunu yürütenler ordadırlar. Eğer istiyorsanız bende olumlu görüş belirteyim ama siz da görüş belirtin, siz çaba harcayın, diyor. Bu bakımdan yani bir defa adresler doğru seçilmeli; öyle Önder Apo bu savaştan herhangi bir sorumluluğu yok. Barış yaratma gücüdür, Önder Apo’suz barış olmaz ama savaş yürütmüyor, savaşı yürütenler var. Şimdi o bakımdan eğer gerçekten PKK’den çözüm isteyenler varsa buyursunlar PKK’ye, bakalım PKK ne diyor, onu dinlesinler, bu konuda biz görüşümüzü belirtik, görüşmelere de açığız dedik. Ama tabi ki savaşın durmasını, ateşkes olmasını isteyenler, bunun karşılığını göstermeliler; bir çözüm projesi olmalı. Ben şunu söylemiyorum; çözüm projesi olduğu gibi gelmeli ve ateşkes ile çözüm birlikte gelmeli değil, bir çözüm eğilimi, çözüm yaklaşımı olmalı, üslubuyla, anlayışıyla, zihniyetiyle, sözüyle bir tutarlılık olmalı.  Bir de yani işte o zaman çözümün önünü açacak adımlar atılabilir. Bizden ateşkes yapılısın talebinden bulunanlar herhalde buna karşılık bazı şeylerde yapabilirler.

‘ÖNDER APO’NUN KOŞULLARI DÜZELTİLMELİ’

Eğer bu ateşkes olmasını Önder Apo’ya bağlıysa ancak İmralı buna arabuluculuk yapıyorsa o zaman şu ortaya çıkıyor ki, bir rol oynayabilmeli, imkanı olmalı, zemini olmalı. Bu kadar baskı tecrit altında avukatlarıyla bile görüşemiyor. Bir denizin ortasında, ondan sonra herkese olaşacak, sorunu çözecek, çözüm gücü olacak bu mümkün değil. Çalışabilmesi için, barış için çalışabilmesi için tabi ki, koşulların değişmesi lazım. Bu kadar operasyonlar, saldırılar varken, siyasi alanda varken, diğer alanlarda varken olmaz yani bunlar karşılıklı bir proje olarak öngörülebilir, adımlar atılabilir yoksa zordur.

Önder Apo’nun bizimle ilişki kurması, yani görüşmemiz, tartışmamız gerekli. Bu imkana sahip olması gerekir ki işler yürüsün, bunu kişi olarak istemiyoruz, yönetim olarak da değil, savaşı geniş bir ordu yürütüyor, halk yürütüyor, insanlar her gün kan döküyorlar ve bu kadar zorluk altındalar. Bu insanlar boşu boşuna yapmıyorlar ki, amaçsız, bilinçsiz değiller, hepsinin ikna edilmesi gerekir. Bunları ancak Önder Apo ikna edebilir.

Sayın Kalkan, hükümetin dilini nasıl buluyorsunuz? Tehdidvari bir dilin olduğunu görebiliyoruz, ‘aman şunu yaparsanız bozarız, ya da şöyle yapmazsanız bozarız.’ Bir baskı mı oluşturmaya çalışıyorlar, pazarlık gücünü mü artırmak istiyorlar?  Bu dil çözüme ne kadar hizmet eder.

‘EGEMEN VE ŞOVEN BİR DİL’

Bir egemenlik yaklaşımı o. Aslında şoven milliyetçi yaklaşımların tezahürü oluyor, bunu böyle görmek lazım. Yani normal da olabilir, kendilerini o egemen üstten gören psikolojiden, ruh halinden kurtaramıyor olabilirler ama bir politika olarak da uyguluyor da olabilirler, çok bilinçli de olabilir. Öyle bir ortam yaratılar ki, sanal bir ortam, daha önce bu daha yaygın vardı, İmralı görüşmesi ile bu biraz aşılıyor, ama  tabi bir buçuk ayı aşan bir süre oldu, aslında bu süre heba edildi, bu konuda da hükümet cephesinde bir tutarsızlık vardır. Bu biçimde nereye kadar gidebilir bilemiyoruz ama bu onda yararlanarak şöyle bir ortam yaratıldı, sanal bir ortam!

‘HERKES ADINA ERDOĞAN KONUŞUYOR’

Kendi adına da söylüyor, PKK adına da konuşuyor, İmralı adına da konuşuyor, hepsini kendi konuşuyor, medya ellinde, böyle AKP’yi cilalayan bir propaganda ortamını yaratılar. Bir demokratik çevreler de, toplumda, hatta Kürt tarafında bu sanal ortamla sanki gerçekten ilerletilmiş bir şey, bir durum, bir süreç varmış gibi izlenimini yarattılar bunun üzerinden baskı uyguluyorlar. Bu mücadeleden vazgeçirme, mücadeleyi zayıflatma, bir pasifikasyon politikası, pasifikasyon tarzı, bu konuda da çok usta oldukları anlaşılıyor. Kendi yaratıkları ortamla insanlara işte bir tehdit aracı olarak kullanıyorlar, bak süreç var, yaparsanız bozulur, o halde yapmayın yani herkes durun, siz durun, bizim dediğimiz ilerlesin gibi bir ortam yaratılar.

Yalçın Akdoğan diyor ki ‘operasyonlar devam edecek çünkü bizim kontrolde tutmamız gerekiyor’ diyor. Süreci bozabilirler, ikincisi; ‘biz kendi pazarlık gücümüzü korumak için bunu yapmamız gerekiyor’ diyor…

Tamam, bilinçlidir, o kadar pazarlık yapan birisi bu sorunu çözemez yani. Kürt sorunu öyle bir sorun değildir. Öyle bir yaklaşımla kesinlikle çözülemez bunu net söyleyebilirim. Öyle bozulacak bir durum falan da yok. Kürtler bu konuda çok bilinçliler, PKK çok tecrübeli, çok denetimlidir de, yani bazen hataları oluyor, hatalar olduğunda biz hatadır, kontrol dışıdır diyoruz, özür de diliyoruz. Bizim için de ters olan ama yanlışlıkla yapılmış olanı açıkça ortaya koyuyoruz. Fakat bunlar istisnadır, azdır. PKK öyle zayıf bir örgüt değil, kontrolsüz bir örgüt değil. Dolayısıyla ikide bir Kürtleri hemen bozgunculuk, yapabilirler, yanılabilirler, ortamı bozabilirler gibi görüyorlar. Nerdeyse kaçıp gidecek sanıyorlar, kimsenin bir yere gideceği falan yok.

‘KÜRTLER BURANIN SAHİBİDİRLER, GİDECEK OLANLAR KENDİLERİDİR’

Ülkemizi terk etsinler diyorlar…

Kürtler buranın sahibidirler, gidecek olan kendileridir, zorla gelmiş olanlar, baskı uygulayanlar, yerel olmayanlar giderler. Kürdü kendi yurdunda nasıl çıkaracak, PKK’ye de diyorlar, çık git, nereye gidiyorsan git, bir çıkacak, bir yere gidecek varsa aynaya bakmalılar. O zaman görürler kimin çıkacağını, kimin nerden çıkması gerektiğini, bunu tehdit olarak söylemiyorum, bu bir zihniyet durumudur. Sen demokratik değilsin, sen her şeyi ele geçirmişsin, diktatör gibi her şeyi kendin yönetiyorsun öyle olmaz. Yani bu Kürt olduğu için olmadığı için değil, demokratik bir yönetim değil. Türkiye’nin diğer yerleri, diğer bölgeleri açısından da böyle değil. Hakan Şükür demiş ki ben Arnavut’um kıyamet kopmuş, halbuki en büyük milli oyuncuydu. Herkes bir zamanlar arkasında şey oluyordu. Şovenizmin derecesini görelim bunu kim yaratı, bu şovenizmle hangi sorun çözülür. Niye bunun üzerinde durulmuyor, Sinop, Hatay es geçiliyor. Bir baskı olarak o yaratılmaya çalışılıyor. Bu konuda BDP’nin de HDK’nin de dikkatli olması lazım. Birçoğu hükümet tarafından, devlet tarafından organize yürütülüyor. Doğru, Yalçın Akdoğan’ın dediği doğru. Bir korkutma, sindirme böyle baskı altına alma, koltuğun altında tutma hareketi. Mutlaka bunun da kırılması lazım.

PKK’yi o biçimde hizaya getiremezler, yanıltamazlar bunu herkes bilmeli. Halkın korkmasına, çekinmesine gerek yok. Böyle ince camdan olunmuş bardak değil ki çıt düştü kırıldı, sıcak su koydun kırdı. Bir sorundur, demokratikleşme sorun, bir halkın özgürlük sorun. Yılardır süren mücadele var, savaşlar veriliyor. Bu kadar sert mücadeleyle yürüyor. Ne mücadele kolayı biter, ne süreçler kolayı çözülür, tık kırıldım işi değil. Bu yaklaşım insanları mücadele alıkoyma, uzaklaştırama hiç kimse buna itibar etmemeli. Dikkatli olmalı, oyuna gelmemeli kararlıkla her kes mücadelesini kendi çerçevesinde yöntemi, tarzı neyse eksiksiz yürütmeli. Mücadelede en küçük bir zayıflık olmamalı.

Hükümet beklenti yaratıyor ama çözmüyor…

Beklenti tehdit ortamı yaratıyor. Sadece beklenti değil, onu anlatmaya çalışıyoruz. Tehdit ortamını yaratıyor, şüphe yaratıyor, öyle ki kimse bir şey yapmasın AKP’nin dediğine, yaptığına evet desin. Ondan ötede ses de çıkarmasın, hata nerdeyse BDP faaliyet de yürütmesin. Sinop, Samsun için bir şeyler dendi fakat Hatay’ı gördük. Demek ki bir konsept var. Organize yaklaşım var. Bunun öyle MHP’yle izah edilecek bir durum falan yoktur. Budan hükümet sorumu, AKP sorumlu. Şimdi AKP gerçekten ne yapmak istiyor, doğru anlamak lazım, tutarlık yoktur. Önder Apo yla ilk görüşmeden sonra, daha bir hafta geçmeden Paris katliamı oldu. Sinop var, Samsun var, Hatay var. BDP eş başkanlarına, HDK’ye yönelik saldırı var. Biz bunları es geçemeyiz, görmezden gelemeyiz.

‘HER YERE SALDIRI VAR’

Operasyon yapıldı haberleri de var..

Her yere saldırı var. Biz onları kanıksadığımız için artık bir şey demiyoruz. Savaş gereği sayıyoruz. Fakat Sinop’u görmezden gelemeyiz. Bir Madımak’tı, bir Maraş’tı. Önder Apo Paris için dedi, ‘ikinci Dersim katliamı’, ‘ikinci Maraş katliamı’, ‘ikinci Madımak katliamı’. Hatay’da oluyor, Sinop’ta oluyor. Tayyip Erdoğan bunu Kemal Kılıçdaroğlu ve Devlet Bahçeli’yle atışma yöntemiyle örtemez. Onlara yükleyemez. Onlar da diyor AKP vardı. Bir çoğu sivil polisti. Öyle olmasa bile hükümet sorumlu, niye tedbirlerini almadı? Alamıyor niye 9 saat o kadar tehdit, tehlike altında oldu. Polis bile diyor, bir size bilmem ne demek istemiyoruz, müdahale etmek istemiyoruz vazgeçin. Peki, Kürdistan’da da aynı şeyi mi söylüyorlar.

‘40 YIL ÖNCE KARADENİZ BÖYLE DEĞİLDİ, DEVRİMCİYDİ’

Devletin yaratığı bir kültür var, PKK’nin de yaratığı bir kültür var. Kürdistan’da benzer görüntüleri görmüyoruz. Bunu neyle açıklıyorsunuz?

PKK’nin çizgisiyle bağlantılı. Evet, iki ayrı kültüre bağlı. Kürt milliyetçiliği var. PKK milliyetçidir, böyle PKK dar milliyetçidir diyenler yanılıyorlar. Tayyip Erdoğan Kürt milliyetçiliği eziyorum derken PKK’nin guruna dokunuyor, hiç alakası yok. PKK başından beri Tayyip Erdoğan sandığı milliyetçilikten Kürtçülükten kendini ayırarak başladı. O Kürtçüler şimdi Tayyip Erdoğan’ın koltuk değneği halindeler. Tayyip Erdoğan’ın kanallarından dolaşıyorlar AKP propagandasını yapıyorlar. PKK’ye karşıdırlar. Kürtçülüğe karşıyım derken, Kürtçülük yapanlarla sarmaş dolaş kol kola yürüyor. Gerillaya merhaba demiş birkaç milletvekilinin nerdeyse aforoz edecek duruma geldi. Kimlerle kol kola geziyor, kimle flört ediyor? Kimse görmüyor, anlamıyor öyle değildir. Şimdi bütün bunlar Türkiye de olup biterken, Kürdü imha eden, inkar etmek istiysen zihniyetin, yani kültürel soykırım zihniyetin politikaların kırk yılık PKK’ye karşı saldır, Kürtlere karşı saldırısında ortaya çıkaran düşüncesi ve zihniyetidir. Türkiye toplumun bu hale getirdiler. Türkiye toplumu böyle değildi. Kırk yıl önce Ertuğrul Kürkçü Karadeniz’e gittiğinde Dev-Genç Başkanı olarak kitleler gürül gürül sokaklara çıkıyorlardı. Karadeniz böyle değildi, şoven değildi, milliyetçi değildi, devrimciydi. Mahir Çayanların yurduydu. Fındık mitingleri, devrimci mitingleri unutuldu mu? Değil. Kırk yıl içerisinde durum değişti. Bu kadar devrimciliğe açık toplumu şimdi en şoven en faşist, Kürt düşmanı haline gerdiler. Ahmet Türk’e yumruk atıyorlar. Kürde merhaba demiş, Kürde dost olmuş insanları vuruyorlar. Yani dikkat edelim, Kürt de değiller zaten. İşçileri sokmuyorlar çalışmak için. O duruma getirdiler. Bu izlenen şoven, ırkçı politikalarla, PKK’ye karşı yürütülen savaş politikalarla bağlıdır. Türkiye hükümetleri yaratı, bu durumun yaratılmasında en az CHP, MHP kadar AKP de sorumudur. Kendi sorumluluğu altındadır. Diğerlerine yıkarak kurtulamaz onu anlatmak istiyorum. Ben bu işin içinde yokum diyemez. Böyle politikalarla da başa çıkamaz. Onları suçlayarak, yada dil ucu politikalarla şovenizm kırılamaz.

Kürtlerdeki bu durum kendiliğinden değil. Önder Apo‘nun düşüncesiyle bağlantılı. Önder Apo‘nun verdiği ruhla, bilinçle bağlı, PKK çizgisiyle, PKK gerçeğiyle bağlıdır. Tümüyle topluma sinmiş denemez ama en azından toplumu kontrol altında tutuyor, yönlendiriyor. Bunun ne kadar kardeşliğe açık olduğu, demokrat olduğu, diğer halklarla yaşama  yanlısı olduğu ortada. Hiç kimseye karşıtlığı yok. PKK gerillasının birleşimi de öyle zaten.

Hükümete güvenmiyorsunuz. Güvenebilmeniz için ne olması gerekiyor?

Sorunu güven güvenmemek olarak ele almak siyaset de çok doğru değil. Siyaset güven ilişkileriyle yürümez. Pazarlıklarla yürür. Bu doğru. Fakat Kürt sorunu salat siyasi bir sorun olarak da görmek dar bir yaklaşım olur. Yetersiz bir yaklaşım olur. Katı siyasi kuralarla Kürt sorunu çözülemez. Başka yaklaşımlar gerekli. Katı siyasi yaklaşımın ötesinde gerçekten de güven verici yaklaşım gerekli, kardeşlik yaklaşımı gerekli. Sosyal kültürel dostluk yaklaşımları gerekli. Güven sorunu burada ortaya çıkıyor. Kürt sorununda güven sorun vardır. Kürtler güvenmiyorlar.

GÜVENSİZLİK ORTAMI DEVLET POLİTİKALARINDAN KAYNAKLI

Geçmiş politikalardan mı kaynaklı?

Evet, devletin politikalarından kaynaklı. Düşman deyiler, karşıt deyiler temkinlidirler. Güven duymuyorlar. Yüzbin kat haklıdırlar. Neye güven duysunlar, ortada güven duyulacak hiçbir şey yok. Şimdi AKP diyecek‚  bana güven duysunlar. Turgut Özal da diyordu‚ ‘bana oy verin gerisine karışmayın.’ O felsefeyle olmaz. Tayyip Erdoğan’a güven duysunlar ama nasıl duysunlar? ‘Düşünmeseler Kürt sorun olmaz’ dedi. İnkar ve imhadan vazgeçmiyor. Hala ‘terör örgütü’ diyor, ‘terörün elebaşı’ diyor. Bu üslupla ne yapabilir? Bu üslupla eğer Türk şovenizmini, ırkçılığını dizginleyebileceğini sanıyorsa yanılıyor. Onlara karşı ancak doğru tutumla olabilir. Bu bakımdan kardeşlik yapan bir topluma karış bu kadar baskı saldır inkar imha uygulaması, bu güvensizlik yaratılır, doğaldır.

Herkes diyor ki “Kürtler güven versinler” Kürtler neye güven versinler? Kime ne hakaret ettiler ki özür dilesinler, kime ne zarar verdiler ki özgür dilesinler! Özgür dileyecek, zararı ödeyecek, baskı yapan, hakaret eden, inkar eden güven verecek, baskı uygulayan. Bunu yapanın da devlet olduğu açıktır. Yani bu Tayyip Erdoğan nasıl diyelim böyle adımlar atmaya yöneldi de, aslında 2005 Ağustos ayındaki Amed konuşması, Ankara’daki konuşma, ilginç, bir de o boyutu var. Başbakan Tayyip Erdoğan her şeyi konuşuyor, söylüyor…

Sayın Kalkan işin uluslar arası boyutuna gelelim. Önümüzdeki günlerde ABD Dışişleri Bakanı Türkiye’de olacak, Merkel de Türkiye’de, masada yine PKK ve Kürtler var.

Evet, siyaset hareketlendi. Masalar kuruluyor, görüşmeler yapılıyor, pazarlıklar oluyor. Herkes de merak ediyor. Geçmişte de oldu, ne olacak acaba? Yeniden tabii eski oyunlar tezgahlanıyorsa tehlikeli. Eski oyundan kastımız ne? İşte Türkiye zorlandı, PKK direndi, AKP de PKK karşısında başarısız kaldı, yenildi, o halde zorlanıyor, desteğe muhtaç, ben seni PKK’ye karşı destekliyorum derim, biraz PKK’li tutuklarım, PKK terör örgütü derim taviz koparırım biçiminde pazarlık yapılıyorsa tehlikeli. Bu konuda uluslararası sistem de tutarlı olmalı, ciddi olmalı. Sorun Kürt sorunu, bunu küresel sistem yarattı. Kapitalist modernite düzeni yarattı. İki yüzyıllık Ortadoğu egemenliğinin ortaya çıkardığı bir sorun ve sorunu sistem yönetiyor. Dolayısıyla uluslararası boyutu önemlidir. Sorunu yarattılar, bu devletleri de ortaya çıkardılar, boyunlarına yüklediler Kürt sorununu. Onları da kendilerine bağlı kılmak için Kürt sorununun çözdürtmüyorlar, ayakta tutuyorlar. Önder Apo, 30 senedir bunun açıklamasını yapıyor. 15 senedir İmralı’da söylenmedik söz, ortaya çıkarmadık düşünce bırakmadı ki gerçekleri görsünler diye. Komplo bu anlamdaydı; işte bir Kürt kapanı oluşturulmuş, çatıştırılıyor. Kürtler de bağlı kılınıyor. Ortadoğu’nun devletleri de bağlı kılınıyor. Bu kötü bir yaklaşım, emperyalist bir yaklaşım, sömürgeci bir yaklaşım. Böyle devam edilirse tabii ki Kürt soykırımından sorumlu olan bir yaklaşım oluyor. Kürt soykırım denilen sistem oraya dayanıyor. Şimdi böyle olmamalı. Böyle olacaksa eğer AKP zorlandı, gidelim işte PKK’ye bir-iki söz söyleyelim, Türkiye’den biraz daha çıkar sağlayalım, ihale alalım, bilmem şu bu ticaret kapısını açalım, biraz daha sömürü imkanını artıralım deniliyorsa tabii bu gayri insani bir yaklaşımdır. Sömürgeci, emperyalist bir politikadır. Bunu açıkça söylemeliyiz. Böyle olma ihtimali var. Bu konuda duyarlı olunmalı.

‘NEREDE PARİS’İN SOSYALİST YÖNETİMİ’

Niye Paris katliamı aydınlatılmadı? Nerede Paris’in sosyalist yönetimi? Aileler hesap soruyordu. 50 günü geçti. Ben inanıyorum ki Fransa yönetimi aydınlattı, her şeyi biliyor. Ama kamuoyuna açıklamadı. Niye? Acaba Suriye üzerinden Türkiye ile pazarlık mı yaptılar? Sormak istiyorum ben! Açıklasın, aydınlatsın. Suriye üzerinden Türkiye ile anlaştılar, Türkiye Suriye’de Fransa’yı destekleyecek, onun karşılığı olarak Türkiye’nin payını, kendi payını Paris katliamının nasıl olduğunu açıklamaktan vaz mı geçti? Bu ibare vardır. Bizim şüphelerimiz var. Açıkça belirtiyorum. Yanlışsak, doğruları ortaya koysun. Koymazsa, şaibelidir. Böyle bir gizli pazarlık vardır deriz.

‘ABD KÜRT SORUNUNDA ADIM ATMADIĞI İÇİN ORTADOĞU’DA ÇIKMAZDA’

Bu kadar operasyon yapıyorlar. Bu operasyonu İspanya’ya yayıyorlar. Bilmem ekonomik kaynakları kurutacaklarmış. Zaten AKP de, biz ona Çiller yasası dedik. Tansu Çiller döneminde biraz oluşmaya yüz tutan Kürt sermayesini tasfiye etmek için yasalar çıkarttı, katliamlar yaptı. Şimdi AKP’de onu yapıyor. Böyle olmamalı. Eğer böyle olmazsa, tabii insan olumlu bakabilir. Bu görüşmeler bu temelde olursa tabii tehlikeli. Yoksa geçmişi devam ettiren olur. Kürt sorununun çözümünü engelleyecekler demektir, ona müdahale etmek istiyorlar. Çözümü geliştirme değil de, çözümü önlemek, engellemek karşılığında pazarlık yapıyorlar. Çünkü sorunu yaratanlar onlar. Sorunu yarattık, çözelim diye yaklaşıyorlarsa, iyidir. Obama ilk başkan olduğunda geldi, DTP başkanı olarak Ahmet Türk ile görüşme yaptı. “Kürt siyasetçisiyle ilk defa görüşüyoruz” dedi, bazı açıklamaları oldu, beşinci yılı oldu ama çok ileri adım atılmadı. Aslında Kürt sorununda adım atmadığı için ABD Ortadoğu’da çıkmazdadır. Suriye’de de çıkmazda, Mısır’da da çıkmazda, Tunus’ta da çıkmazda, Libya’da da hiçbir sorunu çözemedi ki, o politikayı yürüten dışişleri bakanını neredeyse ABD’nin Senatosu yargılayacaktı. Öyle çıktı senatodan. Çünkü sonuç alamadı. Çok başarılı değildi. Başarılı olduğu sanılıyor, başarılı değildir. Başarısızlığının nedeni ne? Yani demokratik görünüm veriyor, ama AKP demokratik tutarlılık göstermedi. Kendi demokrasisi içerisinde bile Ortadoğu’ya tutarlı yaklaşmıyor. Bunu en açık bir biçimde Kürt sorununa yaklaşımda görüyoruz. Güney Kürdistan’a böyle yaklaşıyor diye, ABD Kürt sorununa çözüm üzerinden yaklaşıyor dememek lazım. Onu kendi siyasetinin aracı yaptığı için öyle yaklaşıyor. Niye? İran’da, Türkiye’de de, Suriye’de de Kürtler var. Suriye’de Kürtler en dinamik demokratik güç olduklarını ortaya koydular. Bilinçli, örgütlü, demokrasinin en güçlü dinamiği, savunucusudurlar. ABD hala görmezden geliyor, uzak duruyor. Hala bazı çevrelerin baskı uygulamasını destekliyor, göz yumuyor. Yani bir tavır koymadı, bir politika geliştirmedi. Böyle olmaz. Bu biçimde olmaz. Tabii dikkatle izlemek lazım.

Batı Kürdistan da bununla ilişkili bir durum. Nihayetinde hükümetin orada uyguladığı politikada tayin edici olacak.

Doğru, yani ABD’nin de, Avrupa Birliği ülkelerinin de, Türkiye’nin de, Ortadoğu ülkelerinin de tutumunu gösteriyor. Tabii bu daha çok da  Kuzeyde Türkiye politikası, işte Kuzey Kürdistan’da PKK’nin yürüttüğü çözüm mücadelesine yaklaşım aslında Kürt sorununa yaklaşımın anahtarıdır.

Son olarak önümüzde 8 Mart var. Kürtler uluslararası komployu protesto etmek için alanlara çıkmıştı. Bu halan de devam ediyor. Önümüzdeki dönemde de 8 Mart önemli bir durak. Sonrasında Newroz geliyor. Sayın Öcalan da Newroz’u işaret edebilir veya en azından bu türden beklentiler var Newroz’a ilişkin. Herkesten beklentiler var.

Tabii uluslararası komploya karşı “Güneşimizi Karartamazsınız” şiarıyla büyük bir fedai direnişi oldu. Bu bir tutumdu, tavırdı. Uluslararası komployu boşa çıkartan, başarısız kılan, yenilgiye uğratan tutumun temellerini attı. Yani uluslararası komploya karşı mücadelenin ruhunu, direncini yarattı. 2006 15 Şubat’ında komploya karşı mücadelede Kürt halkı ikinci bir tutum koydu ortaya; “biz bu İmralı sistemini kabul etmek istemiyoruz” dediler. İlk defa “İmralı parçalansın, Önder Apo özgür olsun, İmralı işkence sistemiyle birlikte yaşamak istemiyoruz” dediler. Şehit Viyan bu ruhun, bilincin sembolü, öncüsü oldu, çağrısı oldu. Gerçekten de halk öyle bir tutum koydu. Şimdi 2013 Şubat’ı da bir üçüncü çıkış gibidir. İlk defa bu kadar kitlesel oldu, bu kadar yaygın oldu. Kürdistan’ın dört parçasında ve dünyanın dört bir yanında, gerçekten de en ileri düzeyde bir ulusal birlik ve ruhla komplo lanetlendi, protesto edildi ve tek bir ağızdan Önder Apo’nun özgürlüğü istendi; “İmralı yıkılsın, parçalansın” dedi. Önderlik etrafında Kürt halkının ve dostlarının sımsıkı bir birlik oluşturdukları açıkça ortaya çıktı. Tabii bu süreçle bağlantılı, bunun kıvılcımı da Sara, Rojbin ve Ronahi yoldaşlar oldu. Paris katliamıyla işte PKK kurucularını vururuz, kadın direnişçiliğini vururuz, Kürt kadınına, Kürt toplumuna, geri adım attırırız, korkuturuz, ürkütürüz hesabını yapanlar yanıldılar.

‘KÜRT TOPLUMUNU TÜMDEN ÜRKÜTMEK İSTİYORLAR’

Yalnızlaştırmak mı istiyorlar, Filistin gibi…

Evet, öyle de yapmak istediler. Kürt kadını şahsında direnişi geriletmek istiyorlardı. Kürt toplumunu tümden ürkütmek istiyorlardı. Tabii bu yoldaşlara sahip çıkma, Avrupa’dan Kürdistan’a kadar her alanda sahip çıkma tutumu bu hesabı yapanların hesaplarını kursaklarında bıraktı. Tersine, PKK’nin nasıl şehitleriyle, önderliğiyle birlikte yekvücut olduğunu ve özgürlükte nasıl ısrarlı ve kararlı olduğunu, her türlü bedeli ödemeye gücüne, cesaretine, fedakarlığına hazır olduğunu ortaya koydu. Bir de PKK’nin dünyadaki gücünü, duruşunu ortaya koydu. Kürt halkının, Kürt kadınının mücadelesinin dünyayı ne kadar etkilediğini, dünyada nasıl bir çekim gücü olduğunu ortaya koydu. Bu temelde 15 Şubat komplosunu protesto gelişti. Bunlar iç içe geçtiler ve yeni bir duruş koydu Kürt toplumu 2006 Şubatında İmarlı ile yaşamak istemiyoruz dedi, 2013 Şubat’ında ise İmralı yok olmalı, Önder Apo özgür olmalı, dedi. Bu kesin bir duruştur. Bu temelde büyük bir duruş gösterildi. Ben bu tutumu gösteren herkesi selamlıyorum. Bu direnişin çok yüce, kutsal bir direniş olduğunu belirtiyorum. Bu devam edecek diyorum. Kürt kadını Paris katliamına karşı daha büyük bir dirençle Önder Apo çizgisinde daha da bilinçlenip örgütlenerek daha keskin bir mücadele yürüterek ortaya çıtı. Daha şimdiden 8 Mart etkinlikleri başladı. Sara, Rojbin ve Ronahi bayrağı altında yürüyor bu kutlamalar. Bu büyük şehitlerimizin anısı temelinde geliştirilmiştir, doğru tanımlanmıştır. Her şey iyi yürüyor.

‘EN KİTLESEL 8 MART OLACAK’

Ben inanıyorum 8 Mart bir gün değil. Tabii şimdiden başladı, sürekli her gün 8 mart olarak kadın özgürlük devrimi olarak yaşanacak. Her alandaki kadınlar Önderliğimiz ve şehitlerimiz öncülüğünde özgürlük bilinçlerini, eylemlerini geliştirecekler. Bu 8 Mart da şimdiye kadar olan 8 Martların en devrimci, en özgürlükçü, en mücadeleci, en kitlesel 8 Mart’ı olacak, bu temelde Newroz’a yeni bir doruk, yeni bir zirve ortaya çıkacak. İnancımız bu, isteğimiz bu. Bu temelde şimdiden tüm kadınların 8 mart özgürlük bayramlarını kutluyorum, halkımızı da bu Newroz’u Önder Apo’ya özgürlük Newroz’u yapmak üzere kendi özgürlük iradelerini dost düşman herkese bir kere daha zirvede gösterme çağrısı yapıyorum.

Duran Kalkan : Serbest bırakma süreçle bağlantılı olur

5cfffa75070d3bd91d498cd25af826c3

BEHDİNAN

Kürt Halk Önderi Öcalan’ın esirlerin serbest bırakılmasına dönük çağrısının iki tarafa da yapıldığının altını çizen KCK Yürütme Konseyi Üyesi Duran Kalkan, serbest bırakılmanın koşullarını açıkladı. Demokratik sürecin ilerlemesi halinde buna kapalı olmadıklarını söyleyen Kalkan, “ancak tek taraflı olarak kimse bizden bunları beklemesin” dedi.

Gündemin ana konusu İmralı görüşmeleri. En çok merak edilen; KCK ve PKK süreçle ilgili ne düşünüyor,  nasıl bir yol izleyecek? Kürt Halk Önderi Abdullah Öcalan’ın açıklamalarını nasıl okumak lazım? HPG’nin elindeki esir askerler serbest bırakılacak mı? Gerilla Kuzey’den Güneye geri çekilecek mi?  Askeri operasyonlar, hava saldırıları devam ederse Halk Savunma Güçleri (HPG) karşı operasyon yapacak mı? AKP hükümeti Kürt sorununu mu çözmek istiyor? PKK’yi mi tasfiye etmek istiyor? KCK ilkesel olarak neye ‘evet’ neye ‘hayır’ diyecek? Kürdistan dağlarında bütün bunlar ve daha fazlasını KCK Yürütme Konseyi Üyesi Duran Kalkan’a sorduk.

İMRALI’DAKİ GÖRÜŞMELER BAŞLANGICIN ARAYIŞI

Cumartesi günü ikinci BDP heyeti Sayın Öcalan’ı ziyarete gitti. Beş saatlik uzun bir görüşme yapıldı, hemen ardından da, Pervin Buldan Öcalan adına kısa bir açıklama yaptı. Bu açıklamayı nasıl yorumluyorsunuz?

Evet, ikinci heyetinde görüşme sonrası kısa açıklamasını izledik. Belli bir tartışma yapıldığı anlaşılıyor. Belli ki bazı şeyler hazırlanmaya çalışılıyor. Geçmişte de Önder Apo bu tür görüşmeler için şunu demişti: ‘‘Çözümün, barışın arka planını hazırlıyoruz. Zihniyet temelini hazırlıyoruz.’’ Hala bir hazırlık çalışması içinde olunduğu anlaşılıyor. Bir kararlılık, netlik var. Fakat bu bir sonuç değil. Hatta bir başlangıç bile değil, hatta bir başlangıcın arayışı denilebilir. Umudun yaratılması, yeniden bir istek, niyet, başlangıç oluşturulması, çabası var. Hazır bir şey yok. Aslında her şeyi biraz zorlu bir mücadele ile adım adım hazırlama çabası var. Zaten bu Önder Apo’nun tarzıdır. Kürdistan’da özgürlük mücadelesi hazırda bir şey olmadan, böyle gelişti. Şimdi çözüm için de siyasetin işlevsel hale gelmesi içinde hazır bir durum olmadığı gibi, engel de çok.

Psikolojik, zihniyet, politik engeller var. Bu engelleri aşmak için İmralı’da iğne ucu ile kuyu kazarcasına bir çabanın, çalışmanın yürütüldüğü anlaşılıyor. Tabi iyimserlik yayılıyor, doğal olarak yeni bir süreç, yeni bir başlangıç yapılmak istendiği için. Bu konuda zaten biliyorsunuz Kürt tarafının bir muğlaklığı yok, bir karşıtlığı yok, bir parçalılığı da yok. Önderliği ile PKK ile demokratik siyaset ile, çok değişik halk kesimleri ile, farklı eğilimleri ile Kürtler çözümde, demokratik siyasi çözümde, bu temelde barışın gelmesinde kararlılar, isteklidirler netler. Ama tabii tüm bunlar tek taraflı olmuyor.

ESİR BIRAKMANIN KOŞULLARI VAR

Sayın Öcalan’dan çağrı geldi. Karşılıklı esirlerden söz etti. Bu aslında iki tarafa çağrıydı ancak, Türk medyasına baktığımızda sadece size yönelik bir çağrıymış gibi yansıtılıyor. Aslında iki tarafaydı? Hangi koşullarda esirleri bırakmaya evet diyebilirsiniz?

İnsani açıdan da, politik açıdan da diyeceğimiz, reddedeceğimiz, katılmayacağımız bir durum yok. Hareket olarak, onun militanları olarak zaten bu zihniyet, bu anlayış ile doluyuz. Zaten eğer dikkat edilirse eğer sorun tutuklamalar ile çözülseydi, biz de AKP’nin yaptığı gibi çok tutuklayabilirdik. Nasıl ki onlar KCK terör örgütüdür, KCK’ye sempati beslemek bile suçtur. Hakkı tutuklamaktır, diyerek sürek avı yürütüyorlarsa yaklaşık dört yıldır, biz de onun karşılığını söyleyebilirdik, TC devletinin görevlisi olmak soykırım suçu işlemektir, bunun yöneticisi olarak AKP’li olmak bu suçun yürütücüsü olmaktır, o halde bunun hakkı tutuklamaktır diyerek yüzlerce insanı tutuklayabilirdik. Buna gücümüz de vardı, fakat yapmadık. Aslında bir uyarı idi bizimkiler sadece bir karşıtlığının gösterilmesi idi. Bununla sınırlı kaldık.

Serbest bırakma hangi koşullarda olur; bir boyutu süreçle bağlantılı olur. Önder Apo’nun geliştirmeye çalıştığı demokratik süreç ilerlerse, bu ortamı yumuşatırsa iyi niyet yaklaşımları olarak karşılıklı bu tür adımlar gündeme gelebilir. İkincisi, arabulucular olur, karşılıklı görüşmeler olursa böyle bir durum yine gelişebilir. Bizim insanları uzun tutma, çok tutma, tutuklu yapma gibi bir niyetimizin yaklaşımımızın olmadığı açık. Uyarı olarak bunu yaptık. Mevcut tutuklular da semboliktirler aslında. Yani tutuklamanın sadece kendilerinin yetkisinde olmadığını göstermek istiyoruz. Bu bakımdan mevcut olanları da çok tutalım, suçludurlar, bizim esirlerimiz olsunlar dediğimiz yoktur. Ama karşılığı var bunun.

Bu kadar siyasi soykırım operasyonu sürerken, KCK operasyonu adı altında binlerce insan sorgusuz sualsiz yıllarca bu biçimde tutulurken, hangi barıştan hangi demokratik çözümden, hangi demokratik siyasetin işlerliğinden söz edebiliriz? Eğer gerçekten bir yumuşama, demokratik siyasete işlerlik kazandırılacaksa bu, demokratik siyasetin özgürlüğü ortamında olur. Demokratik siyasete özgürlük olsa, binlerce KCK ya da BDP’li olarak insanlar tutuklanmış olmaz, bırakılır. Deniliyor ki, silah sussun, siyaset konuşsun. Siyaseti konuşturmayan AKP oldu. Bunların gündeme getirilmesi lazım.

TEK TARAFLI OLMAZ

Önder Apo’nun çağrısını da tek yanlı anlamadık. Karşılıklı olmasını temenni ettiğini anladık. Öyle bir arayış gelişirse biz kapalı değiliz, açığız. Tek taraflı olarak da kimse bizden bunları beklemesin. Geçmişte yaptık bunları, çeşitli çevreler araya girdiler kıramadık. Aileler araya girdi, kıramadık. Biz insani bir hareketiz. O insanlarla çok sorunumuz yok, o insanları o duruma getiren siyasetle sorunumuz var. O nedenle mevcut insanlara da öyle yaklaşıyoruz. Zorda olma durumları yok. Bizden yana onları zorlayıcı bir yaklaşım yok. Eğer Hükümet saldırılarıyla onları da hedeflemezse, aileleri müsterih olabilir. Ama tabii iş artık siyasidir. Madem siyasi çözüm isteniyor, bu siyasi mücadele demektir. Bu siyaset de karşılıklıdır, tek yanlı olmaz.

Pervin Buldan açıklama yaptı. İki tarafa çağrısı var dedi. Medyanın bir tarafı tümden yok sayması, manipüle etmesi, olduğu gibi sizi işaret etmesi bu dil çözüme hizmet eder mi?

Önder Apo’nun medyaya da çağrısı vardı. Pervin Buldan önce o çağrıyı belirtti. Mesaj önemliydi, anlamlıydı. Biraz da bana göre imalıydı. Çok çalışıyor, emek harcıyorsunuz dedi ama biraz da yanlış yapıyorsunuz demeye geldi. Bunu uygun bir üslupla söyledi bu benim yorumum tabii. Medya gerçekten olumlu rol oynamıyor. Tarafgir yaklaşıyor. Oysa demokratikleşme basın özgürlüğüyle etle tırnak gibi iç içedir. Kürt sorunu gibi çok insani çok haklı bir sorun, basın özgürlüğü ile bütün özgürlüklerle iç içedir. Ulusal özgürlük, dil özgürlüğü olmadan ifade özgürlüğü olur mu basın özgürlüğü olur mu? Bu medya kendi özgürlüğüne kendi kimliğine ters düşüyor. Onun sonucunda Buldan’ın sözlerini böyle yorumluyor. Taraf, kuruluşları böyle. Biraz tarafsızlığa doğru geldiler mi uyarı alıyorlar Hükümet’ten. Hiçbir diktatörlükte bile böyle baskı yok. Hemen toplantıya çağrılıyorlar ya tehdit ediliyor ya çeşitli tavizlerle satın alınmaya çalışıyorlar. Ondan sonra da tümüyle Hükümetin politikaları doğrultusunda yayın yapıyorlar. Toplumun sesi, toplumun vicdanı, özgürlüğün haklılığın temsilcisi değil de egemen siyasetin sözcülüğü gibi hareket ediyorlar. Bu medyanın Türkiye toplumundaki milliyetçi-şoven zehirlenmede sorumluluğu vardır. Sinop’ta, Samsun’da, Hatay’da olanlardan AKP-CHP-MHP sorumlu olduğu kadar medya da sorumlu. Hatta belki daha fazla sorumludur. Çünkü topluma ulaşan, insanların duyularına, duygularına hitap eden medyadır. Medyanın tarafgir yaklaşımının Türkiye toplumundaki karşılığı da bu histerik, ırkçı yaklaşımlardır.

AKP KENDİNİ BİR KEZ DAHA DENEDİ AMA BAŞARAMADI

Bir yıl öncesine kadar entegre stratejisi, Srilanka modeli size karşı başka konseptlerden söz ediliyordu. Ne oldu da AKP hükümeti böyle bir süreç başlatma ihtiyacı hissetti?

Kendini bir kere daha denedi. Kendinden önceki hükümetlerin uygulayıp da başarılı olamadığı yöntemlerle PKK’ye, Kürt direnişine karşı saldırı yürütmede kendini denedi. Özellikle 12 Haziran 2011 seçim sonuçlarını bu temelde yorumladı. Bir güçlülük yeniden kazanma anlayışıyla ele aldı. Aslında AKP yöneticilerinin böyle bir yaklaşımı yoktu. İyi hatırlıyorum, iyi de izledim. 12 Haziran seçim sonrasındaki Başbakan’ın diğer AKP yöneticilerinin tutumunu. Bu noktada yine medyanın rolü oldu. Bazıları, kusura bakmasınlar ama yardakçı diyeceğim-,  o tür çevreler o kadar abarttılar o kadar şişirdiler ki; şöyle kazandınız. Üçüncü defa iktidar oluyor, yüzde 50’ye yakın oy aldı. Oysaki AKP İktidarı 12 Haziran seçimlerini kazanamadı. Seçimler öncesinde meclisteki milletvekili sayısı daha fazlaydı. Onu tek başına en azından anayasa değişikliğini halk oylamasına götürecek çoğunluğu istiyordu. Mümkünse tek başına anayasayı değiştirecek çoğunluğa ulaşmak istiyordu. Hedefi buydu. Tamam yüzde 50’ye yakın oy aldı ama Meclis grubu zayıfladı, azaldı. Bunu iyi hissetti Başbakan diğerleri. Ama çevre o kadar pohpohladı ki artık geri adım atamaz duruma düştü. Öyle olsa diğerlerini kaybedecek uzaklaştıracaktı. Böylece biraz da manipüle edildi, itildi AKP bir politika içerisine. Tekrar işte ben silahla şiddetle PKK’yi ezerim tasfiye ederim, gerillayı ezerim, marjinalleştiririm, İmralı’da tecrit uygularsam, Demokratik siyaset alanında soykırım operasyonlarını çok daha yaygınlaştırırsam, zindanlar üzerinde baskı uygularsam, Amerika ile çok daha fazla işbirliği yapar, Suriye üzerinde de işbirliğine ulaşır, gerekli teknik ve ekonomik siyasi desteği alarak tüm askeri imkanları harekete geçirirsem, tekniğe dayalı keşif istihbarata dayalı, biraz da özel eğitilmiş paralı güce dayalı operasyonlarla daha önceki hükümetlerin şiddetle savaş yoluyla PKK’yi, özgürlük hareketini marjinal kılma veya imha ve tasfiye etme planı yapıp da başaramadıklarını ben yapabilirim, onların gerçekleştiremediklerini ben gerçekleştirebilirim hesabı yaptı. Böyle bir hesapla yöneldi. Sadece PKK’ye yönelmedi 12 Haziran seçimlerinden sonra. Bütün siyasete yöneldi. MHP, CHP’ye, BDP’ye yöneldi. Seçilmiş milletvekillerini cezaevinden bıraktırmadı. Muhalefetin sesini kesmek için siyasi iradelerini kırmayı hedefleyen bir sürü baskı uyguladı. Uygulanan bir tür siyasi terördü. PKK’ye düşen de imha ve tasfiye amaçlı topyekûn özel savaş konsepti temelindeki saldırılar oldu. Bunu bütün boyutlarıyla yaptı. Özel savaşı bütün boyutlarıyla yürüttü, psikolojik savaş başta olmak üzere tüm medyayı harekete geçirdi. Liberalleri etkiledi, yanılttı. PKK başlattı, PKK savaş ilan etti, Silvan olayı bunun başlangıcı diyerek yanılttı etkisi altına aldı. Böyle bir saldırıyı destekler hale getirdi. Bu temelde ekonomik, siyasi, kültürel, ideolojik, psikolojik, diplomatik ve askeri alanlarda bir imha ve tasfiye hareketi yürüttü. 2011’de, Önder Apo ile görüşmeme durumu 1.5 yılı aşıyor. Avukatları tutuklattı, bürolarını bastırttı, kitaplarını yasaklattı. Önder Apo’ya ilişkin ne varsa her şeyi yasak ilan etti, medyada da karalama kampanyası başlattı. Bu, Önderliğimize dönük saldırıydı. Gerillaya dönük geçmişte hükümetlerin ABD’nin yürüttüğü savaşta edindikleri tecrübenin hepsini gözden geçirerek topyekun kullandı. AKP’nin yürüttüğü savaş, kendinden önceki hükümetlerin hepsinden daha fazla daha boyutluydu, psikolojik boyutu, yine teknik boyutu çok daha fazlaydı. Yani elinden gelen her şeyi yaptı. Umutlanmıştı. AKP’ye sen yaparsın dediler o da başarırım sandı. Başarılı olamadı. Görüşmeler, bütün bu planın başarılı olmaması sonucunda ortaya çıkıyor.  AKP o saldırıları yürüttükçe gördü ki, bırak tasfiyeyi gerilla büyüyor. Gerillaya katılım artıyor. Gerillanın öfkesi, vuruş gücü artıyor. PKK’nin kitle desteği artıyor. Uluslar arası desteği artıyor. Türkiye’deki demokrasi güçlerinin desteği artıyor. PKK büyüyor. 12 Haziran seçimlerinden sonra gelişen direnişle PKK kendisini ikiye katladı. Her bakımdan gelişme sağladı. Sonunda bunu görünce o politikanın yanlış olduğunu görüp politika değiştirdiler.

AKP’NİN İNSANCILLAŞTIĞI YOK ÇARESİZDİR

Bazı gazeteciler Sri Lanka modelinden bahsediyordu. Bu konsept tamamen çöktü mü?

Fethullah Gülen’in uğursuz açıklamaları vardı, “vurun kırın” diye. Diğerleri yapamadı ama Srilanka Tamile karşı yaptı dediler. Halbuki Tamil kendi içinde parçalandı. Kendi durumlarından kaybettiler, Srilanka saldırılarından olmadı. Ama yanılttılar. Kendi şoven görüşlerini gerçek yerine koydular. AKP yönetimini yönlendirdiler, buna ne kadar inandılar bilemeyiz ama AKP yönetimi buna alet oldu. PKK’nin tasfiye olacağı yönünde bir konsept oluşturdular. 2011 Temmuz’undan 2012 Ağustosuna kadar bu planla saldırı yürüdü. Yani Tayyip Erdoğan’ın danışmanı, Yalçın Akdoğan’lar Mart’a kadar PKK bitecek diyorlardı.

Kürt direnişi tarafından politikaları başarısız kılındığı yenilgiye uğratıldığı için geçerliliği kalmadı. Başarısız kalınca birçok çevrede hatta Türkiye’nin müttefiklerinde bile artık AKP’nin yaklaşımlarıyla da olmayacağı düşüncesi gelişti. Şimdi Erdoğan zehir de içerim, bütün riskleri üstleneceğim diyor. Ne kadar tutarlı, güven vermiyor, ama şunu anlamak gerekiyor; çaresiz kalmıştır. Başka türlü PKK’ye karşı başarılı bir mücadele yürütemeyeceği noktasına gelmiştir. Yoksa insancıllaştığı yok. Bu kadar kanı kim akıttı, bu kadar çocuk zindanlara konuldu, katledildiler. AKP dönemindeki kadar polis zulmünü hiçbir dönemde görmedik. Kontrgerillanın zulmü oldu. Asker baskısı oldu 12 Eylül döneminde, Çiller döneminde, bu tür şeyler oldu. Ama AKP gerçekten de Türkiye’yi bir polis devleti haline getirdi. Faşist, Kürt düşmanı, kadın düşmanı, emekçi düşmanı bir polis ortaya çıkardı. Bu polis yıllardır Kürt halkının üzerinde olabilecek en ağır işkenceyi uyguluyor. Bütün bunlar AKP yönetimi altında oldu. Şunu söyleyebilir insan; 2002’de iktidara geldiğinde gerçekten AKP’nin eli kanlı değildi. Necmettin Erbakan yönetimi altında bugünkü AKP’liler hep kenardaydılar. Biraz da savaş rantçısıydılar. Herkes savaşa girdi, gücünü savaşta harcadı, kendisini tüketti. AKP buna girmeyerek palazlandı. Boşluk olunca da fırsat bildi, iktidara geldi. Ama geçen 10 yıl içinde değişti, eli kanlıdır.

AKP SADECE KELİME OLARAK ‘ÇÖZÜM’ DİYOR

Bir yandan da operasyonlar sürüyor…

AKP’nin yaklaşımı çözüm yaklaşımı değil, sadece kelime olarak ‘çözüm’ diyor. Yani neyi çözecek? PKK’yi mi çözecek, İmralı’yı mı çözecek. Yoksa Kürt sorununu mu çözecek, faşist milliyetçi histeriyi mi çözecek, o belli değil. Ciddi bir çözüm yaklaşımı yok. Söyleminde ve eyleminde bir tutarlılık yok. Söylemi de kupkuru, açık değil, muğlak. Çözümden söz ediyor umut vermeye çalışıyor. Mücadelci ortamı kırmaya çalışıyor. Baktılar ki 2011 seçimlerinden sonra kendileri geriliyor. PKK ve demokratik güçler gelişiyor. Şimdi bunu değiştirmek istiyorlar. Ortamı yumuşatarak yumuşatıcı sözler söyleyerek o ortamdan yararlanıp oy oranlarını, siyasi etkilerini artırmaya çalışıyorlar. AKP yaklaşımında oy yaklaşımı, politik yatırım çok önde. Mesela Mardin’i büyükşehir yapmış orayı almak için bizzat Tayyip Erdoğan neredeyse Mardin Valisi haline gelecek. Benzer pilot bölgeler seçmişler. Hepsini seçim için yapıyor, seçimi kazanmak için ona uygun bir zemin yaratmak istiyor diyenler var. Bu görüş yanlış değil. Tam yeterli olmayabilir, amacı tümden bu denilmeyebilir. Ama bir boyutu seçimi kazanmak için ortamı yumuşatmak oluyor. Ama tek o değildir. Kürt halkını, mücadele gücünü yumuşatmaya çalışıyor. Ama kendi vurma güçlerini hazır tutuyor. Burada akıl alır bir şey. Geri çekilme diyor. “Giderlerse onlara bir şey demeyeceğim” diyor. Gitmezlerse de bir şey diyemiyorsun zaten! Lütuf mudur bu? Gidin dediği yerleri bombalıyor, giderken de bombalıyor. Bir şey demem diyor ama, Paris’i de vuruyor. Ne yapacağı belli değil, tutarlı değil. Sorun çarpıtılıyor, sorun açık ortaya konmuyor. Sorun Kürtlerden kaynaklıymış gibi ortaya konuluyor. Kürtler bölücü ilan edildi şimdiye kadar. Bölücünün kim olduğu, ayrılıkçının, saldırganın kim olduğunu Sinop’ta Samsun’da Hatay’da gördük. Hangi partilerin, hangi toplumların birbirine düşmanlık oluşturmada ne duruma geldiklerini görüyoruz. Herhalde Sinop’taki durumu PKK yaratmadı. AKP siyaseti, MHP, CHP siyaseti yarattı. Kürtleri inkar eden onun arka planındaki psikolojik savaş yarattı. Öyle yaptılar ki insanları tam bir histerik ırkçı duruma getirdiler. Kürt gençlerine savaşır kılabilmek için. Sorun Kürtlerden kaynaklanmıyor. PKK gitsin sorun çözülsün deniyor. PKK sorun falan değil. PKK bir sorunun ortaya çıkardığı bir güç ve bir çözüm gücü. Soruna çözüm arıyor. Sen çöz, PKK mevcut PKK olmaktan çıkar.  Çözmezsen ne yaparsan yap PKK’yi değiştiremezsin. Yok edemezsin. PKK Kürdün iradesidir. Saldırılar, soykırımlar katliamlar karşısında varlık duruşudur. Kimliğidir. Direnme gücüdür. Nasıl yok edeceksin? Kürt sorunu var olursa onun karşılığı olarak PKK her zaman var olur. Bu konumda var olur.

TÜRK ORDUSU KÜRDİSTAN’DAN GÜCÜNÜ ÇEKECEK Mİ?

Hala deniyor ki gerilla geri çekilecek mi, PKK silah bırakacak mı, ateşkes olacak mı? Bu tartışmaları  zaman kaybı olarak görüyor musunuz?

Evet, hem zaman kaybı hem de yanlış görüyoruz. Ben öyle söyleyenlere şu tavsiyelerde bulunabilirim; bir de şöyle desinler, acaba bu Türk ordusu Kürdistan’daki gücünün yüzde doksanını geri çekecek mi? Türk devlet polisi Kürdistan’dan gidecek mi? AKP Kürdistan’daki yönetimi Kürtlere bırakacak mı? Kürtler kendi seçimlerini yapacak hala gelecek mi? Eğer sorun çözülecekse böyle olacak. AKP yapacak, devlet yapacak. PKK’nin yapabileceği şeyler sınırlıdır. Ve PKK sorunu açığa çıkartıp çözümü dayatmakla mükelleftir. Çözüm üretecek güç devletir, hükümettir. Çözüm onların yaklaşımlarıyla olacak. Onlar çözümü geliştirirlerse ben şu güvenceyi verebilirim PKK adına, -bu PKK’nin genel görüşüdür-, PKK Kürt sorununun çözümünde ve Türkiye’nin demokratikleşmesi önünde asla engel değildir, olmayacaktır. Hiçbir zaman çözüm adımları gelişsin bizimle olsun demiyoruz, PKK’nin yöneticilerinin öyle Türkiye’yi veya Kürt toplumunu yönetme tutkuları yoktur. Bunu söyleyenler yanılıyorlar. Ama Kürt sorununu çözmede de sonuna kadar kararlılar. Kürt özgürlüğü sağlanana kadar da sonuna kadar kararlıdırlar, dirençlidirler. Bunu da herkes böyle bilsin.

KÜRTLER İÇİNDE SEÇİM YAPALIM

Kürtler bu çözümü kabul ederlerse PKK onun önünde de engel değildir. Bırakılım Kürt iradesi ortaya çıksın. Kürtlerin içinde seçim yapalım, tabii PKK de görüşlerini söyleyebilsin, toplum neye karar verirse biz ona da razıyız. PKK yani elbette ki çözüm gelişirse, çözümün durumuna göre kendi durumunu değiştirebilir de. Değiştirecektir de. Buna da açık bir sürü değişim yaşadı zaten. PKK’yi böyle gösteren anlayış, soykırımın etkisi altında kalan anlayış oluyor. Bu konuda Kürtler bence kendilerini daha iyi eğitmeliler. Kimlik, bakış açısı, yani soykırımın bütün boyutlarını görmeliler, asimilasyonun boyutlarını, özelliklerini görmeliler. Asimilasyona çok yönlü karşı çıkmalılar. Bu konuda darlık var Kürtlerde. Eleştiriyorum. Asimilasyonu sadece dil olarak algılıyorlar, Kürtlüğü de sadece Kürtçe konuşmak olarak sanıyorlar. Bence tabii dil çok önemli toplum varlığı açısından. Ama her şey değildir. Dilden daha önemli olan unsurlar da vardır. Zihniyet örneğin. Özgür zihniyet, bağımsız zihniyet, kendi zihniyetinin olması çok önemli.