KCK Yürütme Konseyi Başkanı Murat Karayılan : Karar Almamız Kolay Değil

2ee7137493e843407a789f0bf8ee6390_DSC_1532

DENİZ KENDAL

BEHDİNAN

06.03.2013

KCK Yürütme Konseyi Başkanı Murat Karayılan, AKP hükümetinin yaklaşımlarına ilişkin kaygılarının henüz giderilmediğini belirterek, bir karar almalarının “kolay olmadığını” açıkladı. Hareketin yapısını her zamankini aşan kapsamlı bir savaşa hazırlandığına dikkat çekerken Karayılan, “Aslında kesin ve net bir karar için sadece BDP’lilerin gidip gelmesi yetmemektedir; doğrudan bir ilişkiye ihtiyaç vardır” dedi.

KCK Yürütme Konseyi Başkanı Murat Karayılan, ANF’nün gündemdeki konulara ilişkin sorularını yanıtladı. Karayılan, ellerindeki esirlerin bir hafta içinde bırakılacaklarını belirtirken, BDP-DTK heyeti ile görüşmeyi değerlendirdi. Karayılan, Kürt Halk Önderi Abdullah Öcalan’ın mektubu konusunda önemli oranda bir kanaat oluştuğunu ancak halen üzerinde düşünmeleri gereken noktalar olduğunu kaydetti. Karayılan, “Karar almamız kolay değildir” dedi.

İLK KEZ EŞ BAŞKANLAR DÜZEYİNDE BDP HEYETİ BİZE GELDİ

* 23 Şubat günü Sayın Abdullah Öcalan’la görüşmeye giden 2. BDP Heyeti’nin ardından geçtiğimiz hafta içerisinde BDP ve DTK’lilerden oluşan bir heyet sizi ziyarete geldi ve Öcalan’ın size hitaben yazmış olduğu mektubu teslim etti. Öncelikle bu heyetin size ulaşmasını ve gerçekleşen görüşmeyi nasıl değerlendiriyorsunuz?

Evet. İlk kez Eşbaşkanlar düzeyinde bir BDP heyeti alanımıza gelmiştir. Kendileriyle görüşme yapıldı. Önderliğimizin mektubunu bizlere ilettiler. Mektup bizim için çok önemli bir değer ifade etmektedir. Buradan, bu değerli emaneti sağlam bir biçimde bize ulaştırdıkları için BDP heyetine bir kez daha teşekkürlerimi ifade etmek istiyorum.

Görüşmemizde kendileriyle çok yönlü bir tartışma yapma imkanı bulduk. Sanırım her iki taraf için de oldukça yararlı bir tartışma olmuştur. Umarım Önderliğimizin İmralı’da başlattığı bu yeni sürecin yaşamsallaşması ve gerçekleşmesi için yapılan bu ilk resmi görüşmenin önemli bir rolü olacaktır. Bu anlamda İmralı’da Önderliğimizle ve ardından bizimle görüşmenin yapılmış olması önemli bir girişim ve başlangıç olmuştur, denilebilir.

HEYET HAVA SALDIRILARI NEDENİYLE BEKLETİLDİ

* Yapılan görüşmenin yanısıra dikkat çeken bir konu ise o tarihlerde gerillanın denetimindeki Medya Savunma Alanları’na yönelik yapılan hava saldırılarıydı. Bu durum, demokratik kesimler ve barış isteyen çevreler tarafından büyük bir çelişki olarak algılandı. Siz bu duruma ne diyorsunuz?

Evet. Heyet tarafından mektubun getirildiği gün, Türk devleti tarafından da uçakların gönderilme durumu yaşandı. Şimdi bu bir mantığı ifade etmektedir. Hem mektup gönderilmiş, gece yanımıza ulaşacak; hem de aynı gece kapsamlı bir hava saldırısı yapılıyor. Bu durumun ne anlama geldiğini kamuoyunun takdirine bırakıyorum. Yalnızca o gece için değil öncesinde de sık sık yoğunlaşan hava ve kara operasyonları söz konusuydu. Bu nedenden dolayı biz heyeti bu biçimde kabul edemeyeceğimizi ifade ettik. Bu, bir tutum olsa da, esas olarak gelecek olan heyetin can güvenliği konusundaki sorumluluğu üstlenemezdik. Bu nedenle heyet Süleymaniye’de bekledi ve sonradan bize, ilgili yerlerle konuştuklarını, hava saldırılarının olmayacağını, alanın güvenlikli olduğunu ve gelmek istediklerini bildirdiler. Biz bunun üzerine “eğer durum öyleyse gelebilirsiniz” dedik. Nitekim bu temelde hareket edip geldiler. Bu konuda çok şey söylenebilir fakat ben burada fazla bir şey ifade etmek istemiyorum.

Yalnızca şunu söyleyeyim: Türk devletinin bu tutumu demode olmuş, havuç-kamçı politikası oluyor ki, bunun herhangi bir biçimde sonuç alması mümkün değildir. Sorun diyalogla köklü çözülmek isteniyorsa, öncelikle şiddet değil güven veren politikalarla diyalogu esas almak gerektiği açıktır.

ETKİ TEPKİYİ YARATIR

* Hareket olarak yaptığınız açıklamada bu saldırılara cevap verme hakkınızın olduğunu belirttiniz…

Evet. Uluslararası yasalarda da vardır, aslında bir doğa yasasıdır. Etki, tepkiyi yaratır. Eğer bir saldırı varsa, saldırıya maruz kalanın kendini savunma ve misilleme hakkı da vardır. Türk devlet güçlerinin saldırıları söz konusu oluyorsa, gerillanın da buna karşı kendini savunma ve misilleme hakkı vardır ve gerilla bunu yapacaktır. Daha doğrusu var olabilmek için yapmak zorundadır. Hiçbir biçimde bizim şiddet karşısında boyun eğmemiz ve geri adım atmamız söz konusu değildir. Unutmayalım ki PKK hareketi Kürdistan’da tek yanlı bir biçimde uygulanan sınırsız bir şiddet karşısında ortaya çıkmış bir harekettir. 12 Eylül’ün o kapkaranlık şiddet ortamında direnişi başlatan bir harekettir. Biz şiddet karşısında geri adım atacak bir hareket değiliz. Kaldı ki, şimdi, artan olanaklarımız söz konusudur.

Kısacası, bu konuda devletin ve hükümetin uyguladığı politikaların, çözüm zeminini ve yeni bir barışçıl süreci geliştirmenin alt yapısını oluşturmaya dönük politikalar olmadığı açıktır. Var olan güvensizliği oldukça derinleştiren pratikler durumundadır.

BİR HAFTA İÇİNDE ESİRLER DEVLET GÖREVLİLERİNE TESLİM EDİLECEK

* BDP heyeti sizin elinizdeki esirleri bırakacağınızı ifade etti. Kısa süre içerisinde böyle bir gelişme beklenebilir mi?

 Şimdi teknik hazırlıklar yapılıyor. Bir hafta içerisinde elimizde tutsak bulunan devlet görevlilerini teslim etmeyi kararlaştırmışız. Bu, Önderliğimizin de bir talebidir. Bizden yana sürece giriş yapabilmek için önemli bir adım olacaktır. Eğer tekrar BDP heyeti veya başka siyasi partiler ya da ilgili STK’ler gelirlerse biz kendilerine teslim edebiliriz. Yalnız teslim edeceğimiz kurumların bu kişileri sağlam bir biçimde götüreceklerine dair bize güvence vermeleri gerekiyor. Bu konuda bize güven veren kurumlar gelirlerse teslim edebiliriz. Bu ancak bir hafta sonra olabilir.

SIZMA OLAYI BİR GAZETECİLİK Mİ, OPERASYON MU?

* 2. heyetin İmralı Adası’nda yaptığı görüşmenin metinleri basına da yansıdı. Görüşmenin içeriğinin yanı sıra, metnin basının eline nasıl geçtiği, bunun süreci baltalama girişimi olduğu, gazetecilik etiğine aykırı olduğu gibi yoğunca tartışıldı. Siz bu metnin yayınlanmasını ve beraberindeki tartışmaları nasıl değerlendiriyorsunuz?

Önder Apo’yla ikinci heyetin yaptığı görüşme notlarının sızmış olması Türkiye’de çok tartışılan bir konu durumundadır. Bu açıdan yürütülen polemiklere çok taraf olmak istemiyorum. Ama bir-iki şey belirtmemde fayda vardır:

Öncelikle ben gazetecilerin sonuna kadar özgür hareket etmesi gerektiğine inananlardanım. Fakat bu sızma olayı gerçekten bir gazetecilik midir, yoksa yapılmış bir hırsızlık mıdır konusu pek net değil. Aldığım bilgiler ve yapılan açıklamalardan bunun BDP tarafından sızdırılmadığı görülmektedir. Eğer BDP tarafından yapılmış bir sızdırma durumu söz konusu değilse, o vakit akla gelen şey, bu metnin çalınmış olduğudur. Bu nedenle ben bir gazetecilik olayından ziyade bir operasyon durumunun olabileceğini düşünüyorum. Metnin, sürece bir biçimde çomak sokmak isteyen bazı kesimler tarafından çalınıp sızdırıldığı ihtimali yüksek bir ihtimal olarak öne çıkmaktadır. Bu hususu tabii ki başta BDP olmak üzere ilgili kesimler netleştirmeli. Kamuoyunun da onlardan beklentisi budur. Yani nasıl sızdırıldığı konusunu açıklığa kavuşturmaları gerekiyor.

ANCAK SIZDIRILMIŞ OLMASI BÜYÜK BİR FACİA DEĞİL

Fakat metnin sızdırılmış olması, öyle büyük bir facia da değildir. Yani biz, “bu sabotajdır”, bilmem “2. Oslo sızdırmasıdır” türündeki değerlendirmeleri de abartılı buluyoruz. Doğru, bunu basına sızdıranın iyi bir niyet taşımadığı açık. Ama daha sürecin başında herkes şeffaflıktan bahsediyordu, “her şey şeffaf gelişecek” deniliyordu. Peki, o zaman niye bu kadar sert eleştirilerle karşılanıyor. Önder Apo’nun çözüme dair görüşlerinin Türkiye kamuoyuna yansımasında bu kadar büyük bir sakınca görülmemeliydi, diye düşünüyorum. Bilakis yararı vardır. Belki, “zamanlaması önemliydi, şimdi yansıtılmaması gerekirdi” denilebilir. Yine bu metin, 4 kişi arasında yapılmış bir konuşmadır, onu olduğu gibi kamuoyunun önüne dökmek de ahlaki olarak yerinde bulunmayabilir. Bunlar doğrudur. Fakat biz bu görüşme notunun yayınlanmış olmasını da bir felaket olarak görmüyoruz. Şimdi olmamalıydı, zamansız oldu, her şeyi zamanında ve yerinde yapmak daha doğrudur. Ama olmuşsa da herkes çözüme dönük kararlılığını belirttiğine göre bir felaket gibi de görmemek gerekiyor.

* Bazı basın-yayın organları sizin çok tepki gösterdiğinizi ve soruşturma açılması için BDP’ye talimat ilettiğinizi iddia etti…

Bu doğru değil. Bizimle BDP arasında bir rapor-talimat hukuku yoktur. Olsa olsa öneri olabilir. Biz görüşme notlarının sızdırılmış olması konusundaki görüşlerimizi bir eleştiri olarak ifade ettik. Bunun dışında bizim yaptığımız bir şey yoktur. Fakat ben, BDP kendi içinde bunu soruşturabilmeli ve sonuçlarını da kamuoyuyla paylaşmalıdır, diye düşünüyorum. Ama bunu bizzat BDP heyetine de iletmiş değiliz. Sadece eleştirel görüşlerimizi ifade ettik.

CHP VE MHP’YE: SAVAŞMAK MI İSTİYORSUNUZ?

* MHP ve CHP gibi kesimlerin İmralı görüşme notlarının içeriğine dönük sert eleştirileri oldu…

Evet. Başta MHP ve kısmen de CHP olmak üzere bazı kesimler sanki Türkiye’de bir felaket olmuş, Türkiye parçalanacakmış gibi bir havayla, saldırgan bir dil kullanıyorlar. Halbuki orada, Cumhuriyet’in kuruluşundan bu yana Kürt sorununun çözümü için ortaya konulmuş olan en makul, yine Türklerin ve Kürtlerin hassasiyetini en incelikli bir biçimde dikkate alarak çizilen bir çerçeve söz konusudur. Ben bu kesimlere söylüyorum: “Siz daha ne istiyorsunuz? Savaşmak mı istiyorsunuz? Ee savaşırsanız biz de 50 yıl daha savaşabiliriz. Siz bizi bitiremezsiniz; PKK’yi ve Kürt halkını bitiremezsiniz. Bir arada yaşanacaksa bunun çözüm formülünü bir biçimde bulmak gerekiyor. İşte Önder Apo, herkesin hassasiyetini dikkate alan en makul bir çerçeveyi ortaya koymuş; daha neyini eleştiriyorsunuz!” Yani onlarınki ayrı bir havadır; tamamen inkara dayanan, ırkçı ve herkesi zorla bir kalıba sokmak isteyen, 90 yıllık klasik sömürgeci bir mantıktır. Bu bakış açısını çağ dışı görüyorum. 20. yüzyıla ait bir bakış açısıdır. Hiç kimse 21. yüzyılda 20 milyonluk Kürt halkını zorla başkalaştıramaz, kendi hakları için mücadele etmesinden vazgeçiremez.

Biraz önce MHP Lideri Devlet Bahçeli’nin Meclis’te yaptığı konuşmayı dinledim. 8 maddelik bir çözüm önerisi sundu. Sunduğu çerçeve tamı tamına Kürt halkına ve PKK’ye karşı topyekun bir soykırımı öngören bir çerçevedir. Bir türlü anlam veremiyorum: Milliyetçi de olsa, ırkçı da olsa, madem bu ülkede bir partiyse, bu ülkedeki gerçekliği bu kadar görmezlikten gelme nasıl sürdürülebiliyor ve halen insanlar böyle bir bakış açısına nasıl inanabiliyor?

Açık ki Kürt sorunu Türkiye’de milli bir sorundur. Sadece iktidar partisinin değil, tüm partilerin bu soruna doğru yaklaşması ve bir çözüm perspektifine sahip olması kendi görevleri gereğidir. Umarım başta CHP olmak üzere bu tür çevreler Kürtlerin savaşla susturulup bitirileceğini ve teslim alınacağını eksen alan bir çiziyi değil, daha insancıl, çağdaş, toplumlara ve farklı kültürlere saygı duyan bir çizgiyi esas alırlar.

Türkiye’nin birliğinden yana olan gerçek yurtseverler ortaya konulan çözüm projesine daha samimi yaklaşmak durumundadır. Bu konuda ben tüm kesimlerin Önderliğimizin orada ifade ettiği çerçeveye herkesin doğru yaklaşmasını ve bunun anlaşılmasını diliyorum. Özellikle sol-demokratik çevreler ve Türkiye’de yaşayan azınlık kesimlerin orada neler söylenmek istenildiğini daha doğru anlamaları gerekir, diye düşünüyorum. Yine Türkiye’yi gerçek anlamda seven Türk yurtseverlerinin, birlikten yana olan ve savaşın sona ermesini isteyen tüm kesimlerin bu çerçeveye doğru yaklaşmasını istiyor ve diliyorum. Çünkü gerçekten önemli bir çözüm perspektifi söz konusudur. Bunun daha ötesi ne olabilir ki?

KÜRT HAKLARI İADE EDİLMELİ

Kürt sorununun çözümü, Kürt halkının halk olmaktan kaynaklı doğal haklarının iade edilmesiyle mümkündür. Bakınız, “iade edilmesi” diyorum, “verilmesi” demiyorum. Çünkü Kürt halkının bu hakları, 1924 Anayasası’yla gasp edilmiştir, elinden alınmıştır ve onların iade edilmesi temelinde iki halkın bir arada yaşama koşulları doğar. Nasıl ki halklarımız Osmanlı döneminde bir arada yaşadılarsa, Cumhuriyet döneminde de bir arada yaşamayı sürdürebilirler. Ama bunun öncelikli şartı gasp edilmiş hakların iade edilmesidir. Gelinen noktada artık herkesin bunu daha gerçekçi ve daha objektif bir bakış açısıyla görmesi gerekiyor. Tüm kültürlerin bir arada yaşadığı gerçek bir toplumsal barış da ancak böyle mümkün olabilir.

ÖCALAN SORUNU OLDUKÇA YARATICI KAVRAMLARLA İFADE EDİYOR

* Görüşme notunda ifade edilen çerçevenin böyle bir toplumsal barışı hedeflediğini mi belirtiyorsunuz?

Tabii ki öyle. Bugün toplumsal bir uzlaşmanın olduğunu söylemek, gerçekleri görmemektir. 1925’ten beri yaşanan süreçleri hiç kimse bir tarafa veremez ve bu süreçler unutturulamaz. Kürt halkının yaşadığı katliamlar ve derin acılar vardır. Ama bugün Önderliğimiz, tarihten gelen ve tıkanmış olan bu sorunun çözüm formülünü geliştirme peşindedir. Önderliğimiz, sorunu oldukça yaratıcı bir biçimde en uygun kavramlarla ifade ederek en makul bir çözüm çerçevesini koymaya çalışmıştır. Bunu herkesin doğru anlaması lazım.

Biz de anlamaya çalışıyoruz. Çünkü en çok bizi ilgilendiren konulardır ve en çok da bizim doğru anlamamız gerekiyor. İşin gerçeğini ifade edersek biz de belirli noktalarda anlamakta zorlanıyoruz ve anlamaya çalışıyoruz. Önderliğimiz başlatmış olduğu bu süreci sadece bir siyasal çıkış gibi ele almıyor. Bunu ideolojik, felsefi, siyasal ve toplumsal boyutlarıyla çok köklü ve derinlikli ele almaktadır. Yani Önderliğimiz bunu, taktik bir çıkış olarak öngörmüyor, stratejik bir çıkış olarak öngörüyor. PKK’nin değişim ve dönüşümünden, yine Tanzimat’tan bu yana geliştirilen ve daha sonra da üzerine Cumhuriyet’in inşa edildiği yapılanmanın değişmesinden ve tamamen demokratik bir cumhuriyete kavuşması perspektifinden söz ediyor. “Hiçbir şey eskisi gibi olmayacak, her şey yenilenecek, köklü değişime kavuşacak” perspektifiyle yola çıkmış bulunuyor. Bu bizi çok yakından ilgilendirdiği gibi, Türkiye’deki herkesi de, bütün Kürdistanlıları da ilgilendiriyor. Tüm Türkiye’yi ve Kürtleri ilgilendirdiği gibi, aslında Ortadoğu bölgesini de yakından ilgilendiren yeni, çok derinlikli stratejik bir yaklaşım söz konusudur. Dolayısıyla herkesin bu konuda görüş belirtmesi hakkı vardır. Ama burada, ne yapılmak ve nereye varılmak istenildiğinin de görülmesi önemlidir. Burada kesinlikle tüm tarafların kazanacağı yepyeni bir çözüm çerçevesi söz konusudur. Hiç kimsenin kaybetmediği, herkes açısından “kazan kazan” formülünün söz konusu olduğu bir çerçeve eksen alınıyor. Burada geri adım atma, ileri adım atma, kazanma ya da kaybetme değil, herkesin kazanacağı bir formülasyondan bahsediliyor. Tabii ki tarafların bunu doğru anlaması önemlidir.

Biz PKK olarak bunu anlamaya ve buna anlam biçmeye çalışıyoruz. Çünkü bizim için hemen algılanması ve hemen gereklerinin yapılması öyle basit-sıradan bir şey değildir.

* Çokça bahsedilen bu süreci sabote etme girişimlerine ilişkin neler söyleyebilirsiniz?

Evet. Kürt sorununun çözümü önünde ulusal ve uluslararası düzeyde engel olacak güçler vardır. Türkiye’nin içinden ve dışından sabote etmek isteyen güçler de olacaktır. Bu konuda Başbakan Erdoğan’ın, “biz bu soruna her el attığımızda önümüze engeller çıktı” biçimindeki söylemi doğru ve yerinde bir tespittir. Biz de bunu hissediyoruz. Çünkü bu engel durumları bize de yansıyan durumlardır. Fakat her iki tarafın demokratik çözüme ve barışa ilişkin kararlı duruşları, bütün bu sabote çabalarını ve engelleri boşa çıkarabilecektir. Biz kendi açımızdan kararlı bir biçimde bunu ifade etmek durumundayız. Hareketimizin sağladığı güçlü birlik ruhu ve Önderlik etrafında kenetlenme gerçeği, bu konuda her türlü engeli kararlıca aşma olanağını sunmaktadır.

UMUTLU OLALIM AMA GERÇEKÇİ DE OLALIM

* Bazı basın-yayın çevreleri ve siyasetçiler tarafından her şeyin tamam olduğu ve bütün sorunun çözüldüğü havası yaratılıyor. Tabii bunun halka dönük yansımaları da oluyor. Bu konuda neler diyeceksiniz?

Ortamı tozpembe göstermeye gerek yoktur. Umutlu olalım, toplum olarak geleceğe dönük umutla yaklaşmayı esas alalım. Ama aynı zamanda gerçekçi de olalım. Hükümet yanlısı bazı çevreler her şey oldubitti, tamam gibi bir imaj yaratmak istiyor. Ama bana öyle geliyor ki, legal Kürt siyaseti de bu konuda fazla iyimser yaklaşıyor, toplumu da bu yönlü yönlendirmeye çalışıyor. Fakat tüm toplumumuzun ve tüm Kürt siyasetçilerinin, yine ilgili bütün çevrelerin ve de Türkiyeli dostların bu konuda daha temkinli bir iyimserlikle yaklaşmaları gerektiğini ifade etmek istiyorum. Çünkü sorun çok ciddi bir sorun. Bu konuda olumluya yorumlanacak çabaların yoğunlaşması gerekiyor. Ama her şey olmuş ve bitmiş değildir. Bugün de bazı gazetelerin manşetlerine baktım; sanki “her şey tamamdır, bitmiştir, hazır hale gelmiştir” gibi bir yansıtma var.

HENÜZ KARŞI TARAFIN NETLEŞMİŞ BİR PROJESİ YOK

Bu doğru değildir. Ortada ne var? Ortada TC’nin en köklü ve en ciddi olan 90 yıllık bir sorunu var. Üzerinde çok çeşitli tartışmaların olduğu, çatışmaların yaşandığı ve bugün de halen tartışma ve çatışmaların olduğu bir sorun söz konusudur. Bu sorunu çözmek için Önder Apo’nun, İmralı’da bir devlet heyetiyle yaptığı diyaloglar sonucu şimdi bir çözüm perspektifini netleştirme çabası vardır; sorunun silahlı çatışmadan siyasal bir zemine evirilmesi ve demokratik yöntemlerle çözümü için ortak bir çözüm projesini netleştirme çabası vardır. Bunun için bizlerden ve çeşitli kesimlerden görüş istemiştir. Henüz ortada karşı tarafın netleşmiş bir projesi yoktur. Sadece yürütülen tartışmalar vardır.

Şimdi bu tartışmalara dayalı olarak ortak denilebilecek bir çözüm perspektifinin netleştirilme çabası söz konusudur. Bu çok önemli, çok değerli ve çok tarihsel bir çabadır. Buna değer biçmek lazım. Kim ki değer biçmezse o, ‘kanın dökülmesinden yanadır’ demektir. Hayır. İnsani haysiyeti olan, insan yaşamını ve kendi ülkesini seven herkes buna değer biçmek zorundadır. Çünkü böyle barışçıl bir sürece doğru zemin oluşturma ve çatışmadan barışa doğru giden yolun taşlarını örme çabası kutlu bir çabadır. Bu çaba elbette ki insani açıdan, siyasi açıdan ve insani değer yargıları açısından çok kıymetlidir. Bu açıdan gereken değeri biçmek gerekiyor. Biz Önderliğimizin bu konudaki çabalarını çok kıymetli buluyoruz, değer biçiyoruz ve bütün boyutlarıyla anlamaya çalışıyoruz.

TEMKİNLİ BİR İYİMSERLİK İÇİNDE OLUNMALI

Kısacası, sürece dönük tüm halkımız iyimser olmalı, temkinli bir iyimserlik içerisinde olmalı ama her şeyin tamam olduğunu düşünmemek gerekiyor. Süreç kalıcı bir barışa dönüşebilir. Bunun için bu kez daha ciddi bir ortam söz konusudur. Önder Apo, her iki tarafın da yararına, 20 yıllık barışçıl çabaların tecrübesine dayanarak sürecin çerçevesini çizmeye çalışmaktadır. Bu açıdan bu süreç öncekilere benzememektedir. Bu süreç, daha derinlikli ele alınmakta, daha köklü ve daha kalıcı bir barışı geliştirmeye aday bir süreçtir. Ancak bu süreç, aynı zamanda her an kırılabilecek ve her an kapsamlı bir çatışmaya dönüşebilecek bir süreçtir de.

KİMSE HAM HAYAL PEŞİNDE KOŞMASIN

* Neden?

Çünkü netleşmeyen yönler vardır. Yani şimdi taraflar çıkıp da “biz artık şiddetten vazgeçtik, şiddeti bir tarafa veriyoruz, bu işi diyalogla çözeceğiz” demiyorsa burada sorun var demektir. Türkiye hala bunu söylemediği gibi, net bir çözüm projesini de ortaya koymamıştır. Kimse ham hayal peşinde koşmasın. Dolayısıyla her şeyin bittiğini ve barış sürecinin tamamlandığını sanmak yanlış olur.

BARIŞ GERÇEKTEN ZOR BİR İŞTİR

Ama önemli bir adım var; bunu desteklemek ve bunun içinde yer almak gerekiyor. Her türlü ihtimale karşı hazır olmamız da gerekiyor. Biz kendimiz bu açıdan zaten hazır olacağız ama kitlemizin ve halkımızın da bu anlamda gerçekçi yaklaşması, bilinçli ve örgütlü yaklaşması önemlidir. Özellikle siyasal ve örgütsel planda kendisini çok güçlü kılması gerekmektedir. Mücadeleye daha fazla sarılması gerekmektedir. Eğer barış isteniyorsa, barış sadece sloganlarla olmaz, ciddi bir örgütlenme ve ciddi bir çalışmayla olur. Barış birçok kişinin söylediği gibi gerçekten zor bir şeydir, kolay bir şey değildir. Bunun için herkesin çaba göstermesine ihtiyaç vardır. Özellikle de halkımızın, değerli yurtseverlerin, çalışanların ve dostların bu konuda oldukça temkinli yaklaşması ama olumlu sürecin derinleşmesi için de üstüne düşen sorumluluğun gereklerini yerine getirmesi gerekmektedir.

İKİ HAFTA SONRA GERİLLANIN HAREKET OLANAKLARI OLUŞACAK

* Bu sürece bu şekilde temkinli yaklaşmanıza neden olan nedenleri daha somut açabilir misiniz?

Tabi. Bu yeni sürece dönük karar alınmasının ve pratik planların geliştirilmesinin bir takım zorlukları vardır. Ben bunu açıkça halkımızla ve kamuoyuyla paylaşmakta hiçbir sakınca görmüyorum. Bunu iki ana madde biçiminde izah edebilirim:

Birincisi, AKP hükümetinin yaklaşımlarına ilişkin taşıdığımız kaygılar tümüyle giderilmiş değildir. Bu konuda AKP’nin söylem ve pratiği bizlerde ciddi kaygılar yaratıyor. Bir kere bu “teröristlerle mücadele, uzantılarıyla müzakere” konusundaki politikaları kalıcı bir barışı değil, sürekli çatışmayı besleyecek bir politikadır. Yani eğer gerillaya dönük operasyonlar durmazsa ve saldırılar olursa, daha önceden de ifade etiğimiz gibi gerilla kendini savunur, misilleme hakkını da kullanır. Herkes biliyor ki, gerilla bu konuda devletin güvenlik güçlerinden daha inisiyatiflidir. İşte bahar geldi, 2 hafta sonra gerillanın hareket olanakları oluşacak ve gerilla Türk devlet güçlerinden daha fazla operasyon yapma gücüne sahip bir pozisyon kazanacak. Bu konuda şüphesi olanlar varsa, 2012 yılına bakabilirler. 2012 yılına bakanlar gerillanın daha fazla operasyonel olduğunu görürler. Yani eğer operasyonlar devam edecekse, bu çatışmaların da devam edeceği anlamına gelir. Bu, bir sorundur.

LİCE OLAYI MİSİLLEME OLABİLİR

* En son Lice’de uzaktan kumandalı bir mayının patladığı ve 4 askerin yaralandığı belirtiliyor…

Evet, haberi dinledim. Henüz olayın kaynağından aldığım resmi bir bilgi yoktur. Ancak misilleme çerçevesinde yapılmış bir eylem olabileceğini düşünüyorum. Zaten operasyonlar durmazsa bu tür karşı misillemeler de yapılır. Şimdi Türk basını hemen provokatif bir olaydır diye geçiyor ama şunu sormuyor: 4-5 gün önce yapılan hava saldırısında 4 arkadaşımız yaşamını yitirdi. O, provokatif bir olay olmuyor da bu mu provokatif bir olay oluyor? Yaşamın her karesinde ayrımcılığı yaşama budur herhalde. Eğer bunu provokatif sayarsanız o zaman yapılan tüm askeri operasyonları ve hava saldırıları da provokatif saymanız gerekmektedir. Kısaca az önce de belirttiğim gibi bu bir sorundur. Biz hiç kimseye gelip seni vuracak olan güçlere karşı kendini savunma, misilleme hakkını kullanma diyemeyiz. Çünkü ortada can vardır ve kimseye canını savunma diyemezsin.

ÇATIŞMASIZLIK OLACAKSA, ÇİFT TARAFLI OLMALI

İki silahlı kesim var, yani iki taraf var. Bir çatışmasızlığın yaşama geçmesi için her iki tarafın da buna uyması gerekmektedir. Çift taraflı olmadan hiçbir şey yaşama geçemez. Yarın öbür gün resmi bir ateşkes ilan edilirse ve bu çift taraflı olmazsa sadece ilan edilmiş olmakla kalmış olur. Çünkü hayata geçmesi için çift taraflı olması gerekiyor. Örneğin; bugün İran’da PJAK’ın ilan ettiği ateşkese İran Devleti de uymakta ve herhangi bir çatışma da yaşanmamaktadır. Kısaca bu sorun aşılmazsa, yol üzerinde ciddi bir engel olarak kalacaktır.

Bir önceki sorunuzdan devam edecek olursam;

Öbür yandan Başbakan Tayip Erdoğan, “iki halkın eşitliği ve birliği” sözlerine karşı çıkarak, “bu ayrımcılıktır” diyor. Biz onu anlamadık, yani “eşitiz” demek nasıl bir ayrımcılık oluyor? Yine “eylemsizlik olmaz, silahların bırakılması olur”, hatta en son “barış kelimesi yanlış” diyor. Diyor ki, “barış, taraflar arasında olur.” Yani şimdi Türkiye’de bir barış zaten var mı? Bir çatışma yok mu? Ve bu çatışmanın tarafları yok mu? O zaman bu bir inkar olur. Ama sen beni inkar edersen ben seninle nasıl barış yapabilirim ki? O zaman neyin barışını yapacağız? Yani inkarın sürdürülmesinin yansıması olan bu gibi tutumlar bizlerde “bunlar nasıl çözüm geliştirecekler?” çerçevesinde ciddi kaygılar yaratıyor.

KARAR ALMAMIZ KOLAY DEĞİL

Şimdi gerçeği şu. Biz, izah ettiğim bu ve benzeri nedenlerden dolayı AKP hükümetinin politikalarına ilişkin kaygılar taşıyoruz. Ama aynı zamanda Önderliğimize de çok güveniyoruz ve sonuna kadar inanıyoruz. Biz Önderliğimizin elbette ki her zaman arkasında olmayı esas alacağız. Bu konuda Önderliğimizin gönderdiği mektup bizlerde önemli oranda bir kanaat oluşturmuş olsa da halen üzerinde düşünmemiz gereken noktalar da vardır. Bu açıdan bizim karar almamız kolay değildir. Bu birinci boyuttur.

İkinci boyut ise, mevcut koşullarda Kürt Özgürlük Hareketi’nin ilk kez, çok önemli olanakları yakalamış olması ve kendi özgücüyle çözümü zorlayacak, başarıya gidebilecek koşullara sahip olabilecek bir konjonktürel durumun gelişmiş olmasıdır.

Bilindiği gibi Kürdistan dört parçadır. Dört parçayı egemenliğinde tutan devletler hemen her zaman kendi aralarında Kürtlere ilişkin anlaşmışlardır. Belki bazen sorunları olsa da her zaman Kürtler konusunda ortak hareket etmişlerdir. Çoğu zaman bunu resmi anlaşmalarla da kayıt altına almışlardır. Mesela önceden Sento vardı. Buna benzer, daha değişik ikili üçlü anlaşmalar hep olmuştur. Türk devleti Saddam’la, istediği vakit sınırdan 20 km içeri girmesini sağlayan bir anlaşma yapmıştı. Yani Kürdistan’ı egemenliğinde tutan bu devletlerin her zaman ortak hareket ettiği tarihsel bir gerçekliktir. Hatta son 2003’ten 2011’e kadar Türkiye-İran-Suriye’nin bize karşı üçlü anti-Kürt ittifakı vardı. Doğru, Önder Apo’nun da ifade ettiği gibi, Kürt sorununda esas düğüm Kürdistan’ı elinde tutan devletlerde değil, batı siyasetinde düğümlenmiştir. Yani Önder Apo’nun paralel devlet diye tanımladığı, kökeni, çıkarlarını Kürt sorununun çözülmemesinde bulunan uluslararası güçlere dayanan bir siyasetin engel olma durumu vardır. Ama bizzat bölgede Kürdistan üzerinde egemen olan devletlerin ittifakı da, Kürtlerin manevra alanını çok daraltan ve Özgürlük Hareketi’ni de zorlayan bir faktördü. Şimdi bu koşullar tümüyle değişmiştir. Bölgeye dönük geliştirilen müdahale temelinde bölgedeki konjonktürel durum tümüyle değişmiş, Kürdistan üzerinde egemen olan devletlerarasındaki ittifaklar da en azından şimdilik bozulmuştur. Bu, Kürt Özgürlük Hareketi’nin daha geniş bir manevra alanına sahip olmasını ve mücadelesini başarıya taşımanın koşulları anlamına gelmektedir. Nitekim biz şimdi bu koşullara dayanarak daha rahat ve daha güçlü bir mücadele zeminini yakalamış bulunuyoruz.

PKK’NİN KULLANDIĞI SİLAHLAR 60 YIL ÖNCE İMAL EDİLMİŞ SİLAHLARDIR AMA…

* Bu belirttiklerinizden, bölgedeki mevcut dengeler içinde bazı devletlerden destek almakta olduğunuzu mu söylüyorsunuz?

Hayır, sorun o değil. PKK bir ilke hareketidir. PKK hemen, herkese angaje olmaz. PKK Ortadoğu’da bugün üçüncü bir çizgiyi temsil etmekte ve kendi özgücüne dayanmaktadır. “PKK şuradan buradan çok yardım alıyor” diyenlere şunu söylüyorum; PKK’nin kullandığı silahlar 60 yıl önce imal edilmiş silahlardır. Kimse kendini yanıltmasın. Yalnız şunu da açıklıkla ifade etmemin hiçbir sakıncası yoktur: PKK artık değişik güçlerden silah dahil yardım alabilecek noktaya da gelmiştir. Bu kendisiyle birlikte yepyeni bir durum anlamına gelmektedir. Dolayısıyla PKK’nin mücadelesini daha üst bir aşamaya taşımasının siyasal ve bölgesel koşulları doğmuş demektir.

Bununla birlikte PKK, 2012 yılının ortasından itibaren bir hamle sürecini başlattı. Başlayan bu hamle sürecinin çok önemli ve çok değerli tecrübeleri ile sonuçları oldu. O zamana kadar görülmeyen yetersizlikler açığa çıktı. Bizler aylardır bunun üzerinde yoğunlaşıyoruz. Geçen yıl yürütülen çerçevede değil de daha üst düzeyde kapsamlı bir hamlesel çıkışın yürütülmesinin örgütsel ve taktiksel düzeyi yakalanmıştır. Şimdi tam da bu noktada, yani hem örgütsel-taktiksel açıdan hamlenin kıvamına girdiği bir noktada ve hem de bölgesel koşulların uygun hale geldiği bir zamanda birden bire barışın gündeme girmesi ve bu konuda PKK’nin konumunu değiştirmesi kolay bir şey olmasa gerek. Açıkça izah ediyorum; bu kolay değil tabii.

* Hükümet, bunları gördüğü için mi böyle bir süreci geliştirmekten yana politika geliştirdi?

AKP hükümetinin bunları bilmesi çok yüksek bir olasılıktır. Olası bir yükselişin önüne geçmek için böyle bir politikayı düşünmüş olabilir ama aynı zamanda Önderliğimizin de bu koşulları çok iyi bir biçimde değerlendirerek buradan bir barışı çıkarma çabası vardır. İşte bu nokta çok önemlidir. Her iki taraf da kendi açısından kritik bir karar verme durumundadır. Karşı taraf, bizim olası ve hiç hesapta olmayan gelişmemizin önüne geçmek için politika oluştururken, Önderlik de buna dayanarak köklü bir demokratik-barışçıl çözümü hayata geçirmek istiyor. İşte burada tüm yoldaşlarımızın ve örgütlerimizin Önderliği tam olarak anlamaları önemlidir. Biz Önderliğimize tam olarak güveniyoruz ve mektubunda ortaya koyduğu çözüm perspektifini çok büyük bir dikkatle okumak, incelemek ve kararlaşmak durumundayız. Ben açıkça söyleyeyim; Önderliğimizin bu yüksek düzeyde inanç yaratan ve güven veren duruşu olmasa hiç kimse bizi direniş hamlesini yükseltme yolundan caydıramaz.

ÖCALAN’IN DEVREYE GİRMESİ BİR GEREKLİLİKTİR

Biz kendimizi her zamankini aşan, daha kapsamlı bir hamlesel savaşa hazırlamışız. Bu açıdan da yapımızı barışa ikna etmenin bizim için kolay olmadığını ifade etmek istiyorum. Bizim bu konuda dile getirdiğimiz “Önderlik devreye girmelidir” sözü kesinlikle bir politika değil, bir gerekliliktir. Tekrar ediyorum, bir gerekliliktir. Biz şimdi belki durdurabiliriz ama belli bir noktaya kadar durdurabiliriz. Yönetim olarak, bütün bu konularda herkesi ikna etmenin bizi de aşan bir durum olacağını düşünüyoruz. O açıdan ileriki süreçlerde Önderliğin de devreye girmesi gerektiğini tekraren vurgulamak durumundayım.

HALKIMIZIN 100 YILLIK BEKLENTİLERİNE CEVAP OLMAKLA MÜKELLEFİZ

Ama öncelikli olarak bu konuda bir kararlaşmaya gitmemiz gerektiği de açıktır. Umarım bu konuda herhangi bir pürüz çıkmadan olumlu bir konseptle halkımızın ve kamuoyunun önüne çıkacağız. Biz bu konuda Önderliğimizle yazışmalar yoluyla da olsa tabii ki bazı şeyleri paylaşmak istiyoruz. Çünkü gerçekten, biz mücadelemizin gücüyle, onun esas aldığı yol ve yöntemlerle belirli bir noktaya gelebileceğimizi düşünüyor ve buna tam olarak inanıyoruz. Dışımızdakiler buna inanmayabilir, kendi pencerelerinden bakıp kendilerine göre yorumlayabilir. Hatta bazıları bizim bu konudaki tereddütlerimizi farklı durumlara da bağlayabilir. Ama durum öyle değildir. Tamamen kendimize, mücadelemizin başarısına ve elde ettiğimiz avantajlar ile taşıdığımız inanca ilişkin hususlardır. Biz hareketin yönetimi olarak halkımızın yüz yıllık beklentilerine cevap olmakla mükellefiz. Önderliğimiz bu çerçevede titiz yaklaşmaktadır. Biz de yönetim olarak bunu düşünmek zorundayız. On binlerin ahı ve anaların gözyaşı karşılık bulmak zorundadır. Biz bu konuda büyük bir sorumlulukla karşı karşıyayız. Karar vermek öyle kolay değil, başlı başına cesaret istiyor. Önder Apo gibi, görüşlerine tümüyle bağlı, keskin ve cesaretlice çıkış yapma yeteneğiyle birlikte, bütün bunları düşünmek, yürütmek ve kararlaştırmak durumundayız.

KÖKLÜ YENİLENME SÜRECİ

Bu açıdan biz karar alırken AKP hükümetine veya başka bir çevreye güvenip güvenmeme temelinde almayacağız. Siyaset farklı bir olaydır. Salt güvene dayalı yürütülen bir şey değildir. Önderliğimiz süreci, bir “köklü yenilenme süreci” olarak ele almakta ve bunu köklü bir demokratikleşme hamlesi olarak görmektedir. Radikal demokrasinin geliştirilmesinden söz etmektedir. Yani süreci, bir mücadele süreci olarak görmek gerekiyor. Bir güvenip güvenmeme değil, barışı ve demokratik çözümü yaratma mücadelesi olarak görmek gerekiyor. Doğru yaklaşım bu temelde olabilir.

Öte yandan Türkiye toplumunun demokratik çözüme ve barışa olumlu yaklaşması, büyük bir ekseriyetin barıştan yana tutum alması ile Önderliğimizin bu süreci geliştirmedeki kararlılığı bize güven veren temel olgulardır. Ayrıca tüm parçalarda Kürt halkının bu konudaki desteği de önemli bir husustur. Dolayısıyla biz bu eksenden yaklaşarak kararlaşmayı yaşamaktayız. Tüm arkadaşlarımız, halkımız ve dostlarımız da sürece bu çerçevede yaklaşarak doğru tutuma ulaşmalıdırlar. Yeni sürecin barışın sağlandığı ve her şeyin bittiği bir süreç olarak değil de, yeni sürecin barışı sağlamak ve silahları tümden devre dışı etmek için bir mücadele süreci olduğunu anlamak daha doğru olacaktır. Tabii ki bu konuda sorunun birinci muhatabı durumundaki kararlılığın ve netliğin gelişmesi süreci daha da hızlandıran ve kesinleştiren bir faktör olacaktır.

Fakat şunu da belirteyim; biz bu konularda hazırlıklıyız. Daha önceden de kamuoyuna açıkladığımız gibi, iç toplantılarımızı yaptık ve tamamladık. İki eksen üzerinde hazırlıklarımızı yapmakta olduğumuzu ifade etmiştik. Bunların birincisi, her an gelişme olasılığı olan yüksek bir savaş ve direniş ekseni. İkincisi ise Önder Apo’nun geliştirmekte olduğu barışçıl çalışmalara dahil olma eksenidir. Biz şimdi birinci ekseni değil de ikinci eksen üzerinde yoğunlaşırken bütün boyutlarını netleştirerek ve kesin bir biçimde sürecin derinleşmesini sağlayacak yol ve yöntemler üzerinde düşünmek ve pratik esaslarını somutlaştırmaya çalışmaktayız.

KESİN VE NET BİR KARAR İÇİN ÖCALAN İLE DOĞRUDAN İLİŞKİYE İHTİYAÇ VAR

Bu konuda tabii ki Önderliğimizle paylaşma gereğini hissettiğimiz hususlar vardır. Aslında kesin ve net bir karar için sadece BDP’lilerin gidip gelmesi yetmemektedir; doğrudan bir ilişkiye ihtiyaç vardır. Bu konuda BDP’lilerin oynadığı rol küçümsenemez bir roldür. Kalıcı kararlaşmalara gitmek için kesinlikle onların da aktif bir biçimde dahil olmalarının bir gereklilik olduğu konusunda hiçbir şüphe olamaz. Her iki taraf için BDP’nin önemli, kolaylaştırıcı bir rolünün olacağı açık ortadadır. Bu aşamada BDP’liler üzerinden de olsa Önderliğimizle sürdürülen ilişkinin önemi açıktır. Biz bu ilişki halkasını değerlendirerek kesinleşen bir kararlaşmaya gitmeyi esas alacağız.

* Son günlerde AKP’li temsilcilerin üslubunda genel olarak bir yumuşama görülüyor. Bu konuyu nasıl değerlendiriyorsunuz?

Evet. Birkaç günden bu yana AKP’li temsilcilerin dilinde bir olumlaşma gözükmektedir. Bu açıdan bunu olumlu yönde bir gelişme olarak görmek mümkün. Fakat dil halen egemenlikçi dildir. Yani karşılıklı güven veren, saygıya dayalı ve çözümü gören bir yaklaşımdan ziyade, tek taraflı bir yaklaşım sürmektedir. Örneğin AKP temsilcileri içerisinde zaman zaman böyle en yumuşak dil kullanan kişi Başbakan Yardımcısı Bülent Arınç’tır. Bülent Arınç’ın 2-3 gün önceki bir konuşmasına tanık oldum: Barıştan bahsediyordu; bu iyi bir şey. Ama bununla beraber değerlendirmesinde, “Terör örgütü sadece kendi başına değildir. İşin içinde uyuşturucu kaçakçılığı ve milyon dolarlar vardır. Bu açıdan karar vermeleri zordur” türünde şeyler söylüyordu.

Şimdi ben şunu söylemek istiyorum: Bülent Bey, yaşı 70’e yaklaşmış olgun bir adamdır. Psikolojik savaşın bu argümanlarına bakarak konuşacağına, biraz eğilip gerçeğe göre konuşsa daha iyi olmaz mı? PKK’yi uyuşturucu kaçakçılığıyla, yine para-pulla ilintilendirmek tamamen yalan olduğu gibi, bu bir psikolojik savaş argümanıdır. Bugüne kadar uluslararası mahkemeler ne kadar araştırma yapmışlarsa da uyuşturucuya ilişkin PKK’ye dönük tek bir karar almış değildirler. Çünkü böyle bir şey yoktur. Ama zaman zaman Türk devlet yetkililerinin uyuşturucu kaçakçılığı yaptığına dair uluslararası mahkemelerin varmış olduğu sonuçlar vardır. Örneğin; özellikle ‘90’larda açıkça bu yönlü pratikler söz konusudur. Yani eğer bu konuda bir leke varsa, Türk devlet yetkilileri üzerinde vardır ama bizim üzerimizde yoktur. Geçmişte sınır hatlarında zaman zaman bu tür kaçakçılık yapanlardan gümrük alan birimlerimiz olmuştur. Ama bu da hareketimiz tarafından yasaklanan bir şeydir. Bunun dışında bu konuda bizimle ilgili söylenen tüm şeyler birer yalandan ibarettirler. Bu birincisi.

İkincisi, yeryüzünde kendisini maddiyattan, para ve puldan uzaklaştırmış, nadir hareketlerden birisi PKK hareketidir. PKK’nin yaşam felsefesi, ‘bir lokma bir hırka’ felsefesidir. Dünyanın en mütevazı ve en yoksul yaşayan insanları PKK gerillalarıdır. Bin tane gerillayı sıraya dizsen, hepsinin cebini yoklasan 1 dolar bile göremezsin. Buna ben de dahilim. Maliyecisi varsa onda olabilir, onun dışında hiç kimsede para bulamazsın. Çünkü PKK’li olmak aynı zamanda kendisini paradan puldan arındırmış insan olmaktır. Artık bu gerçeğin görülmesi gerekiyor. Tamam, bizi hep kötülemek istiyorsunuz. O duygularla sürekli her türlü suçu bize yüklüyorsunuz. Ama bir gerçeğimiz de vardır. Eğer bugün bir barış durumu söz konusuysa birazcık da olsa vicdana gelip bu gerçekleri görelim, diyorum. Bizim karar almamızda ne paranın ve pulun ne de şu gücün bu gücün herhangi bir etkisi yoktur, olamaz. Bunun hiçbir biçimde bir zemini yoktur. Bizim karar almamızda etkili olan şey, Önderliğimizin çizdiği çerçeve ve halkımızın beklentileridir; analarımızın, şehit ailelerimizin ve halkımızın yüz yıllık rüyası ve beklentileridir, başka hiçbir şey değildir. Bunun herkes tarafından doğru bilinmesinde büyük fayda vardır.

8 MART MESAJI

* Yeni bir 8 Mart’a daha geldik. Bu seneki 8 Mart kutlamaları da geçen yıl olduğu gibi erken başladı ve büyük bir coşkuyla sürüyor. 8 Mart Dünya Emekçi Kadınlar Günü vesilesiyle vermek istediğiniz mesaj nedir?

Öncelikle 8 Mart vesilesiyle Kürdistanlı anaları, genç-yaşlı tüm Kürdistanlı kadınları ve dünya emekçi kadınlarını saygıyla selamlıyorum; 8 Mart Emekçi Kadınlar Günlerini kutluyorum. Umarım sadece 8 Mart günü değil tüm günler kadın günü olur, özgürlük günü olur. Bu anlamda Kürdistan kadınının günlerdir meydanlara çıkması, 8 Mart’ı bir hafta önceden kutlamaya başlaması, meydanları şenliğe dönüştürerek bir kadın devrimini yürütüyor olması çok anlamlı ve çok değerlidir.

Önder Apo’nun ve hareketimizin temel ilkesi toplumsal özgürlüktür. Toplumsal özgürlüğün gelişmesi için de kadın özgürlüğü esastır ve şarttır. Önderlik, “kadını özgür olmayan bir toplum özgür olamaz” demektedir. Biz daha baştan beri bu ilkeye inanarak Kürdistan toplumuna ve Kürdistan kadınına yaklaşım geliştirdik. Ve bugün bu yaklaşım temelinde Kürdistan kadını bir güç ve irade olmuştur. Bugün mücadelemizde de yükün en ağır bölümünü yurtsever-cefakar-yiğit Kürdistan kadını omuzlamaktadır. Bunu büyük bir saygıyla selamlıyorum. Ve bu gücün daha da artarak Kürdistan özgürlük devrimine öncülük edeceğine, Kürdistan kadını ve Kürdistan gençliğinin devrimin öncü güçleri olarak tarihsel rolünü oynayacaklarına inanıyor ve bunun gelişmesi için de üstümüze düşen neyse onu da yapmak istiyoruz.

Fakat bu konuda 8 Mart vesilesiyle bilinç kazanmış, özgürlük bilinci, yurtseverlik bilincini kazanmış Kürdistan kadınından öte, bu bilinci henüz edinememiş kadınlara ulaşma görevimizin olduğunu hatırlatmak istiyorum. Tüm Kürdistan kadınının, erkek egemenlikli zihniyete olduğu gibi tüm egemenlikli zihniyet biçimlerine karşı yürüteceği mücadele, aynı zamanda Kürdistan halkının egemenliğe karşı mücadelesi anlamına gelmekte olduğu gibi, bu mücadele sadece kadını değil, tüm toplumu kurtaracaktır.

Burada özellikle Kürdistan’da erkek cinsinin kadında başlayan bu yükselişi ve kadın devrimini doğru anlaması ve doğru karşılık vermesi önemli olmaktadır. Bugün Kürdistan’da gelişen özgürlük mücadelesi ve özgür kadın duruşu, ister feodal ister kapitalist, erkek egemenlikli yaklaşımın da kendisini sorguya çekmesi gerektiği açıktır. Özgürlük Mücadelesi Kürdistan’da yeni bir süreç başlattı. Kadından çok erkeğin bu durumu doğru anlaması, kadın gücünün ortaya çıkardığı enerjiyi ve iradeleşme karşısında kendisinde dönüşümü mutlaka gerçekleştirmesi gerekmektedir. Bu açıdan 8 Mart, Kadınlar Günü olduğu kadar, erkeklerin de kendi erkekliğini sorgulama günü biçiminde ele alması en doğru tutum olacaktır.

Bugün sadece Kürdistan’da değil, Türkiye ve Ortadoğu toplumlarında da kadının neolitik devrimdeki misyonuna denk düşen tarihsel bağlarını geliştirmesi, günümüzün çağdaş bilinç ve birikiminin tarihsel birikimle bütünleşmesi halinde Ortadoğu devriminde kadının rolü kesinlikle belirleyici ve öncü bir rol olacaktır. Bu düşünce ve inançla tekrardan tüm yurtsever-demokratik kadın yapılanmalarını, Kürdistanlı yurtsever kadınları, tüm anaları, özel olarak da şehit analarını saygıyla selamlıyor, 8 Mart Dünya Emekçi Kadınlar günlerini kutluyorum. Özgürlük mücadelesinde yanlarında olduğumuzu belirtmek istiyor ve kendilerine üstün başarılar diliyorum.

Reklamlar

Karayılan : Türk devletinin işin içinde olduğundan kuşkumuz yok

Karayılan'dan önemli açıklamalar

DENİZ KENDAL / ANF

22 Ocak 2013

BEHDİNAN – KCK Yürütme Konseyi Başkanı Murat Karayılan, Paris’te üç Kürt kadın siyasetçinin katledilmesi olayının arkasında Türk devletinin olduğundan kuşku duymadıklarını söyledi. Karayılan saldırının Yeşil Ergenekon’un entegre stratejisi doğrultusunda gerçekleştirilmiş olmasını “yüksek bir ihtimal” olarak değerlendirdi. 

Paris’te 9 Ocak’ta PKK kurucu kadrolarından Sakine Cansız, KNK Paris temsilcisi Fidan Doğan ve Gençlik Hareketi üyesi Leyla Şaylemez’in katledilmesinin ardından olayın sorumluları konusunda açıklamalarda bulunan Karayılan, saldırının arkasındaki güçler konusunda iki ihtimalin olduğu tespitinde bulundu. Karayılan katliamın büyük ihtimalle Kürt hareketinin lider kadrolarına karşı tasfiye planları geliştiren Yeşil Ergenekon güçleri tarafından gerçekleştirildiğini ifade etti. Karayılan ikinci bir ihtimal olarak da mevcut hükümeti aşan Ergenekon derin devlet yapılanmasının NATO Gladyosuyla birlikte bu saldırıyı gerçekleştirmiş olmasını gösterdi. 

ANF’ye konuşan Karayılan ayrıca Suriye’de yaşanan gelişmeler konusunda değerlendirmelerde de bulundu. 

9 Ocak günü Fransa’nın başkenti Paris’te katledilen 3 Kürt devrimci kadının cenaze törenleri, Türk devlet yetkililerinin ve kalemşorlarının sürekli “provokasyon olabilir” diyerek adeta provoke etmeye çalışmasına rağmen çok görkemli bir şekilde gerçekleştirildi. Yine gerek Paris’te olsun, gerekse de Kürdistan’da olsun çok çeşitli kesimlerin Kürtlerle ve hareketinizle dayanışmasını ortaya koyduğu gözlendi. Öncelikle bu konuya dönük görüşlerinizi almak istiyoruz. 

Belirttiğiniz gibi AKP hükümeti, başta Başbakan ve kimi bakanlar olmak üzere, Meclis Başkanı ve birçok devlet yetkilisi Amed’de bir provokasyonun yaşanabileceğini ifade ederek uyarılar yaptılar. Bu şekilde bir hassasiyet oluşturmaya çalıştılar. Biz o zaman, bu söylemlerin birer psikolojik savaş söylemi olduklarını ifade ettik. Tamı tamına da öyleydi. Yine şehir dışından ve ilçelerden Amed’e gelen tüm yolları tuttular. İnsanların Amed’e girmesini engellediler. Tabii ki bütün bunlarla kitlesel katılımı azaltmayı amaçlıyorlardı. Bununla paralel olarak tören günü tüm basın-yayın kurumlarına talimat vererek, o kadar hassasiyet yaratılmış olmasına rağmen törenin basında birinci haber yapılmamasını ve canlı yayınlarla verilmemesini sağladılar. Ama bütün bunlara rağmen Paris’te olduğu gibi Kürdistan’da da Kürdistan halkı ve dostları verilmesi gereken cevabı verdiler. Amed halkı yine yapması gerekeni yaptı; bütün dünyaya ve Türkiye’ye verilmesi gereken mesajı verdi. Kendi şehitlerine ve değerlerine nasıl sahip çıkmakta olduğunu herkese gösterdi.

Yine diğer gün Dersim halkı Sakine yoldaşa, adına yaraşır bir biçimde sahip çıkarak, dosta ve düşmana karşı verilmesi gereken mesajı vermiştir. Aynı biçimde Elbistan’da ve Mersin’de gerçekleşen sahiplenme düzeyi de gereken mesajları vermiştir. Kısaca, yaratılan bütün manipülasyonlara rağmen Kürdistan halkı şehitlerine en ideal bir biçimde sahip çıkarak şehitlerine, davasına ve özgürlük mücadelesine bağlılığını ortaya koymuştur. 

DOSTLARIMIZIN ACILARIMIZI PAYLAŞMASI DEĞERLİDİR

Paris saldırısı sıradan bir saldırı değildir. Çok önemli bir aşamada, çok önemli bir saldırı olarak tertiplenmiş uluslararası bir terörist faaliyettir. Gerçekleşen bu saldırı ardından başta FARC olmak üzere Latin Amerika’dan birçok devrimci-mücadeleci örgüt ve şahsiyet, yine başta Tamiller olmak üzere Asya ve Afrika’dan birçok çevre ve şahsiyet, yine başta Fransız Komünist Partisi olmak üzere Avrupa’dan birçok parti, sivil toplum kuruluşu, sendika ve değişik kesimler, yine Türkiye ve Kürdistan’dan değişik dost örgütler, STK’ler ve birçok çevre, yaşanan bu hunharca katliam nedeniyle başsağlığı mesajı yayınladılar, şehitlerimize sahip çıkarak Kürdistan özgürlük mücadelesiyle dayanışma içerisinde olduklarını bildirdiler; bir kısmı da bizzat gelerek törenlere ve yürüyüşlere katıldılar. Öncelikle hareketimiz adına, mesaj gönderen veya bizzat gelip cenaze törenine katılan bütün kesimlere teşekkür ediyorum. Onların halkımızla ve mücadelemizle dayanışmalarına büyük değer biçiyor, bu anlamlı dayanışmalarından güç aldığımızı belirtmek istiyorum. Enternasyonal dayanışmanın günümüzde daha da önem kazandığı bu aşamada, Paris’teki bu olay vesilesiyle Kürdistan Özgürlük Mücadelesi’nin uluslararası düzeyde ne kadar sempati topladığı da açığa çıkmıştır. Bu süreçte, Kürdistan Özgürlük Mücadelesi’nin, uluslararası düzeyde önemli bir etki bırakan, dost yaratan ve dayanışmayı geliştiren bir hareket konumunda olduğu çok daha net görülmüştür. Biz dostluklara önem veren ve değer biçen bir hareketiz. Bu açıdan dostlarımızın bu acımızı paylaşmalarını da çok değerli buluyoruz.

SAKİNE CANSIZ BU HAREKETİN BİR DEĞERİDİR

Sakine arkadaş, bu hareketin ve bu halkın kırk yıllık mücadelesi içerisinde şekillenmiş bir değeridir. Daha ideolojik grup döneminde Önderliğe yürekten inanmış, mücadeleye katılmış, partimizin kurucu bir üyesi olma şerefini kazanmış bir arkadaştır. Sakine yoldaş, mücadelenin her alanında, zindanda, dağda ve siyasal-toplumsal mücadele alanlarında kendini kanıtlamış, partimizin önder bir militanıdır. Bu hareketin hemen her kademesinde görevler almış, Konsey üyelikleri, Meclis üyelikleri, Başkanlık Divanı üyeliği, koordinasyon görevi ve daha nice görevleri yerine getirmiş, PAJK Koordinasyonu’nda ve partimizin yönetiminde yer alan büyük emek sahibi bir arkadaştır. 

Bilindiği gibi, Önder Apo’nun en büyük çalışması, Kadın Özgürlük Çizgisi’ni geliştirme çalışmasıdır. Kadın Hareketi, PKK’nin aynasıdır. PKK’nin ideolojik özünü, onun insan gerçeğine ve özgürlüğe bakış açısını yansıtan en çarpıcı gelişme, Kadın Özgürlük Hareketi’nin duruşudur. İşte nasıl ki, PKK’nin aynası Kadın Özgürlük Hareketi ise, Kadın Özgürlük Hareketi’nin simgesi de Sakine Cansız yoldaştır. Daha baştan beri Kadın Özgürlük Çizgisi’nin gelişip güç olması, kadının iradeleşmesi ve bugünkü düzeye varmasında Sakine yoldaşın önemli bir yeri vardır. Onun mücadele azmi, direngenliği, kavgacı, boyun eğmeyen mücadeleci kişiliğinin Kadın Özgürlük Hareketi’nin şekillenmesinde önemli bir yere sahiptir.

Hakeza Rojbîn yoldaş, küçük yaşından bu yana kendini bu mücadeleye adamış, genç yaşına rağmen diplomatik alanda büyük ilerlemeler kat etmiş, ulusal bir kurumda temsilci düzeyde görev yapan, bu hareketin yılmaz-kahraman bir militanıdır. 

Ronahî yoldaş ise Apocu Yurtsever Kürdistan gençliğinin kararlı bir militanı olarak fedai ruhu temsil eden harekete katıldığından bu yana önemli çalışmalarda bulunmuş değerli bir militandır. 

Bu yoldaşlara saldırı sıradan bir saldırı olarak görülemez. Sakine Cansız’a saldırı, PKK’ye, Önder Apo’ya ve Önder Apo’nun geliştirdiği Kadın Özgürlük Çizgisi’ne yapılmış bir saldırıdır. Bu kadar cisimleşmiş, özgürlük değeri haline gelmiş, Kürt kadınının yükselişinin öncü militanı düzeyinde olan bir kişiye ve bu kişilere saldırıyı ancak ve ancak Kürt halkının derin düşmanları yapabilir. Bu saldırıyı yapanlar Kürt halkını yok etmek isteyen, tıpkı Dersim Katliamı gibi Kürt halkını soykırımdan geçirmek isteyenlerdir. Bu açıdan biz olayı hiç bir biçimde sıradan bir olay olarak görmüyoruz. 

Peki, bu saldırıyı kimler gerçekleştirmiş olabilir? 

Şimdi biraz önce basında soruşturmayı yürüten Fransız savcının soruşturma hakkında yaptığı açıklamayı dinledik. Olayla ilgili olarak gözaltına alınan iki kişiden birisi olan Ömer Güney adındaki kişiden şüphelendikleri ve tutuklanmak üzere mahkemeye göndereceklerini açıkladılar. Sivas-Şarkışlalı olan bu kişi hakkında savcı bilgi verirken 2 yıldan beri PKK üyesi olduğunu belirtiyor. Öncelikle bu, çok baştan savma bir söz ve tespittir. Bir kişi PKK’ye 2 yılda öyle kolay kolay üye olamaz. PKK’nin Avrupa’da bu tarzda üye alma durumu yoktur. Bu bilgi yanlış bir bilgidir. Biz böyle bir kişiyi tanımıyoruz. Avrupa’daki yönetimimiz de tanımıyor. Ve hareketimizin bu isimde bir üyesi yoktur. Fakat Avrupa’daki Kürt kurum ve dernekleri topluma açık kurumlardır. Kürt, Türk, Arap ve her milletten kişiler bu kurumlar ortamına rahat gelip giderler. Bir kısmı Kürt derneklerinin yaptığı eylemlere destek amaçlı katılırlar. Avrupa’daki Kürt derneklerine ve değişik kurumlarına gelip gidenler PKK’li değildir. Hatta birçoğu sempatizan bile değildir. Bazıları dost olduğunu, Kürt mücadelesiyle dayanışma içinde olmak istediğini söyleyerek gelip gidiyor ve eylemlere de katılıyor. Yaptığımız ilk araştırmalara göre, Ömer Güney adındaki kişi de oradaki bir Kürt derneğine gidip gelen, zaman zaman bazı kitlesel-barışçıl eylemlere katılan bir kişidir. Bu düzeyde çok sayıda kişi bulunmaktadır, ancak bunlar partimizin üyesi değildirler. Henüz PKK sempatizanı bile sayılamayacak bir kişiye “üyedir” demek çok yanlıştır. Eğer kendisi böyle yanlış bir bilgi vermişse, o zaman kasıtlıdır ve daha fazla üzerinde durmak gerekmektedir. Bu yanlış bilgi Savcılığın yaptığı açıklamada ifade ettiği diğer detaylarla birlikte ele alındığında bu kişinin durumunun daha ciddi olduğu açığa çıkmaktadır. Askeri eğitim görmeyen bir kişinin bu kadar profesyonel bir cinayeti işlemesi mümkün değildir. Bu durumda ya söz konusu kişi oldukça eğitilmiş bir kişidir ya da cinayete katılan başka profesyonel kişiler vardır. Bu nedenle üzerinde iyi durmak ve olayın tüm boyutlarını açığa çıkarmak büyük önem taşımaktadır. 

BU KİŞİNİN PKK İLE HİÇBİR İLİŞKİSİ YOK

Kesinlikle bu kişinin PKK’yle ve PKK yönetimiyle hiçbir ilişkisi yoktur. Mevcut bilgilere göre, bu kişinin dışarıdan sızdırılmış ve 2 yıldan beri çalıştırılan görevli bir kişi olma ihtimali yüksektir. Hareketimizin derin bir komployla karşı karşıya olduğu açıkça ortadadır. Hem simgeleşmiş bir yoldaşımızı ve yanındaki değerli 2 Kürt kadrosunu hunharca katletme, hem de iç çatışma görüntüsünü verdirerek hareketimizi hedef haline getirme senaryosunun tertiplendiği ihtimali çok yüksek bir olasılık olarak gündeme girmiştir. Eldeki bulgular bu yönlü önemli ipuçlarını sunmaktadır. Mevcut bilgilere göre bu kişinin hangi düzeyde olaya karışıp karışmadığı hakkında kesin bir şey belirtecek durumda değiliz ancak Fransız yargısından beklentimiz olayın peşini bırakmaması ve bu olayın arkasındaki güçleri açığa çıkarmasıdır. 

Biz şimdiye kadar Türk devletinin lider kadrolarımızı tasfiye etmek amacıyla içimize gönderdiği ve gelip bir üye gibi katılım yapan onlarca kişiyi açığa çıkardık ve bunların bazılarını kamuoyuna da açıkladık. Türk devletinin dışarıdan yönelimlerle sonuç alamadığı için içeriye ajan sızdırarak sonuç alma taktiğini geliştirdiğini iyi biliyoruz. Şimdi bu konuda Türk devletinin böyle bir yönteminin olduğunu bilmek gerekiyor. Bunu dikkate almamız lazım. Bunları göz önünde bulundurarak Fransız yargısının ve savcısının yürüttüğü soruşturmanın sonuçlarının kesinleşmesini beklemek gerekiyor. En önemli nokta ise bu kişinin bağlantılarını açığa çıkarmak ve kimin yönlendirdiğini tespit etmektir. Bize göre, eğer bu kişi tetikçi olarak kullanılmış ise olayı kimin yaptığı ve yönlendirdiği hemen hemen kesindir. 

ÇELİK VE ŞAHİN NE BİLİYOR?

Şimdi bu konuda dikkat çekici bazı hususlar vardır. Bu hunharca suikastın duyulmasından 1 saat sonra AKP Temsilcisi Hüseyin Çelik “iç infazdır” dedi. Daha sonra Başbakan ve bazı AKP yetkilileri benzer şeyleri ifade ettiler. Fransa savcılığının açıklamasından bir kaç saat önce AKP Genel Başkan Yardımcısı Mehmet Ali Şahin, Almanya’da da benzer olayların yaşanabileceğini kamuoyuna açıkladı. Bu kadar peşinen yargıların gelişmiş olması, bunların bir şeyler bildiği ve hedef şaşırtmaya çalıştıkları kuşkusunu güçlendiriyor. İlk saatten itibaren olaya “iç infaz” diyerek yönlendirmeye çalışmalarının altında ne vardır? M. Ali Şahin neye dayanarak Almanya’da benzer olayların olabileceğini söylüyor. Bunların hepsi dikkat çekici şeylerdir. 

Bu olaya karar verenlerin Kürt halkının düşmanları olduğu kesindir. Bu olay, Kürdistan halkının üzerindeki soykırım ve sömürgecilik politikasından ayrı değerlendirilemez. Bu çerçevede iki ihtimalden bahsetmek mümkündür. 

YEŞİL ERGENEKON VE ERGENEKON İHTİMALLERİ

Birinci ihtimal olarak; bilindiği gibi AKP hükümeti bir buçuk yıldan bu yana hareketimize karşı bir topyekun savaş sürdürmektedir. Bu topyekun savaş çerçevesinde hareketimizin lider kadrosunu tasfiye etme konseptini planladığını biliyoruz. Bu çerçevede ülke içerisinde girdiği birçok çabası boşa çıkarılmıştır. “Çok boyutlu entegre stratejisi”nden bahsediliyor ve bu stratejinin bir boyutu hareketin lider kadrosunu tasfiye etmektir. Bu yüzden çok yüksek bir olasılık, Paris Katliamı’nın mevcut hükümetin yürüttüğü “entegre stratejisi”nin bir parçası olarak gerçekleştirilmiş olması durumudur. Belki bu, son olarak İmralı’da başlatılan görüşmelerin açıklanmasının ardından verilmiş bir talimatla olmayabilir. Zaten böyle bir eylemi yapanların, bunun hazırlıklarını 1-2 haftada yapmaları çok zordur. Bu saldırı, en azından bir yıl öncesinden verilen karar ve hazırlık temelinde gerçekleştirilmiş bir saldırıdır. Yani hareketin Avrupa’daki lider kadrosunu tasfiye konsepti çerçevesinde önceden verilmiş bir karar olarak yapılmış bir saldırı olduğu ihtimali çok yüksek bir olasılıktır. 

İkinci bir olasılık ise, NATO Gladiosu’nun Türk Gladiosu’yla birlikte bu saldırıyı gerçekleştirme ihtimalidir. Ki bu Gladio’nun Fransa ayağı da vardır. AKP’yi aşan ve “derin devlet” diye tanımlanan derin güçlerin Uluslararası Gladio’yla işbirliği içerisinde bu saldırıyı gerçekleştirmiş olma olasılığı da göz ardı edilemez. Her iki ihtimalde de Türk devletinin işin içinde olduğundan hiç bir kuşkumuz yoktur. Sadece mevcut hükümeti aşan ve derin devlet denilen Ergenekon’un mu, yoksa mevcut hükümetin bilgisi dahilinde gelişen Yeşil Ergenekon’un entegre stratejisi doğrultusunda mı gelişmiş bir saldırı olduğu durumu net değildir. Burada Yeşil Ergenekon ihtimali daha yüksek gözüküyor. 

ULUSLARARASI GÜÇLER İHTİMALİ GÖZARDI EDİLEMEZ

Bununla birlikte biz şimdiye kadar birçok kere şunu söylemişizdir: Avrupa ve Amerika Kürt sorununun çözümünü istememektedir. Hatta ben 4 yıl önce Hasan Cemal’le yaptığım bir röportajda da bunu söyledim. Kendisinin dikkatini çekmişti ve ikinci kez sormuştu. O zaman nedenini izah etmiştim. Biz Avrupa’dan ve Amerika’dan yana Kürt sorununun çözümüne ilişkin herhangi bir çaba görmüş değiliz. Onlar daha çok şiddet eksenli çözüm tarzını desteklemişlerdir. Bu anlamda hep Türkiye’nin şiddet politikasını desteklemiş sürekli imkan yaratarak, operasyon, teknik ve istihbarat sunma biçiminde çatışmayı tahrik eden bir çizgiyi izlemişlerdir. Yani çözüm ve barışı değil, çatışmayı çıkarlarına daha uygun görmüşlerdir. Bu açıdan İmralı’da başlatılan görüşme sürecini sabote etmek amaçlı uluslararası bir gücün de bu saldırının arkasında olma ihtimali göz ardı edilemez.

Sonuç olarak bu olayın tetikçisini tespit etmek ve arkasındaki güçleri açığa çıkarmak bizler açısından çok önemli ve hayati bir sorundur. Özellikle şu anda Türk devletinin başlatmış olduğu diyalog sürecindeki gerçek niyetini anlamak açısından çok çok önemlidir. Bu açıdan biz olayın açığa çıkması için yapılması gereken ne varsa yapılması gerektiğini özellikle vurgulamak istiyoruz. 

Öncelikle bizler, PKK Hareketi olarak bu olayın açığa çıkması için bizden ne isteniyorsa yerine getirmeye hazırız. Yani Fransız devlet yetkilileri ya da ilgili savcılık kurumları istedikleri yeri soruşturabilirler, istedikleri araştırmayı yapabilirler. Bu konuda biz de kendilerine tüm olanakları sunar, her türlü kolaylığı sağlarız. Yeter ki samimiyetle olayın açığa çıkarılması hedeflensin. 

İÇ HESAPLAŞMA SÖYLEMİ BİR SAPTIRMA

Ancak bu konuda şunları belirtebilirim: Bir kere “iç hesaplaşmadır” biçimindeki söylem kesinlikle bir saptırmadır. Bu daha çok Türk devletinin sürekli bir biçimde dillendirdiği bir olgudur. Ben burada tüm dostlara ve tüm halkımıza büyük bir içtenlikle şunu söylemek istiyorum: Bu olay asla ve asla bir iç sorun değildir. Kesinlikle ve kesinlikle düşman güçlerin gerçekleştirmiş olduğu bir saldırıdır. Hareketimizde herhangi bir iç sorun yoktur, herhangi bir gruplaşma durumu söz konusu değildir. Bu tamamen Türk devletinin kara propagandası çerçevesinde hareketimize dönük geliştirilen içi boş bir senaryodur. Bu açıdan bu olayın bazı iç gruplaşma veya çelişkilerle izahat edilmeye çalışılması art niyetli bir çabadır. Çünkü hareketimizde böyle bir durum söz konusu değildir. Hele hele Sakine Cansız gibi değer haline gelmiş bir arkadaşa ve çok büyük insani özelliklere sahip, yurtdışında büyük hizmetler sunan, Rojbîn ve Ronahî gibi arkadaşlarımıza dönük, insanlık değerlerinden birazcık da olsa nasibini alan herhangi bir grubun böyle bir saldırıyı gerçekleştirmesi mümkün değildir. Bu saldırıyı ancak sadist, Kürt halkına düşmanlık duygularıyla donatılmış kişiler yapabilir. Açık ki bu saldırı, mücadele tarihimizin bu önemli ve hassas sürecinde tamamen düşman güçlerin tertiplediği alçakça bir saldırı olup, Sakine arkadaş şahsında hareketimiz hedeflenmiştir. Ve bunun daha da devamı gelecek olan bir konsept çerçevesinde gerçekleştirilmiş bir saldırı olduğu anlaşılmaktadır. 

*Bu olayın açığa çıkarılmasının öneminden bahsettiniz. Açığa çıkmasının nasıl bir önemi var? 

Olayın açığa çıkarılmasının, sürecin yönünün tayin edilmesinde önemli bir yeri olacaktır. Bizler öncelikle bu olayın çok boyutlu entegre stratejisi çerçevesinde mi, yoksa başka bir konsept dahilinde mi gelişmiş bir olay olduğunu öğrenmek istiyoruz. Çünkü birbirini tamamlayan olgular vardır: 31 Aralık günü Lice’de gerçekleşen saldırıda 10 yoldaşımız şehit edilmiştir. Bu 10 yoldaşın hepsi kadro ve militan düzeyindeydi. Bunların içerisinde Numan (Ertem Karabulut) arkadaş eyalet sorumlusuydu. Bizim sistemimizdeki bir eyalet sorumlusunun düzenli ordu sistemindeki karşılığı general düzeyidir. Yani Numan arkadaşımız da hedeflenecek olan lider kadroların listesinde yer alan bir kimsedir. Şimdi 31 Aralık’ta Numan arkadaş vuruluyor, 9 Ocak’ta Sakine Cansız yoldaş vuruluyor, 14 Ocak’ta ise Medya Savunma Alanları’na dönük hareketimizin lider kadrosunu da hedefleyen çok kapsamlı hava saldırıları gerçekleştiriliyor. Bütün bunları bir araya getirdiğimizde aslında bunun bir konsept olarak işlemekte olduğunu görüyoruz. Özellikle Paris gibi bir yerde işlenen bu cinayeti tertipleyenler hem hareketimize büyük bir kadrosal darbe vurmak, hem de iç çatışma gibi gösterip hareketi Avrupa zemininde hedef haline getirilmesini planlayan, daha derin bir planlamadır. Dolayısıyla bu olayın açığa çıkarılması ve netleştirilmesi, hem gerçeklerin açığa çıkarılması açısından hem de mevcut yürütülen görüşme sürecinin gidişatı açısından da büyük önem taşımaktadır. 

Bu konuda şunu da belirtmek istiyorum: Eğer AKP bu işin içinde yoksa o zaman o da bu olayın netleştirilmesi için imkanlarını açmalı ve etkisini kullanmalıdır. Çünkü mevcut gidişat AKP’yi göstermektedir. Bu açıdan bu olayın açığa çıkartılması mevcut durumların netleştirilmesi için çok önemli bir durumdadır.

Son günlerde Batı Kürdistan’da yoğun çatışmalar var. YPG güçleri bir taraftan devlet güçleriyle çatışırken, diğer taraftan ise muhalefet adına hareket ettiğini söyleyen silahlı güçler de Serêkaniyê’de Kürtlere saldırmaktalar. Bu konudaki gelişmeleri nasıl değerlendiriyorsunuz? 

Türk devletinin Kürt sorununda demokratik bir çözümü değil, yani Kürt halkıyla dostluk, Kürt haklarını tanıma değil de Kürt haklarını tanımama ve düşmanlık siyasetini yürüttüğü diğer bir alan da Batı Kürdistan’dır. Her şeyden önce AKP hükümeti hem Ortadoğu politikasında hem de Suriye politikasında tümüyle başarısızlıkla sonuçlanan bir siyaset izlemiştir. Bilindiği gibi “komşularla sıfır problem” diye yola çıktı. Şimdi tüm komşularla karşı karşıya gelen, karşıtlaşan bir noktaya geldi. Bu, Kürt düşmanlığı eksenli Ortadoğu siyasetinin yürütülmesinin ve bu çerçevede uluslararası sermaye güçlerinin konseptine dahil olmasının bir sonucudur. Eğer AKP hükümeti Kürt karşıtlığı ekseninde bir politika yürütmemiş olsaydı bu düzeyde diğer bölge güçleriyle karşı karşıya gelen bir noktaya da gelmeyebilirdi. 

Ama AKP bölgedeki yeni gelişmelerde Kürt halkının yararlanmaması ve olası gelişmelerin önüne geçebilmek için kendisini tümüyle Batı küresel sermaye güçlerinin bölgeye dönük müdahalesine tabi kıldı, bir yerde Batı’nın taşeronluğunu üstlenmiş oldu. Böyle olunca bölgedeki diğer güçlerle karşı karşıya gelme pozisyonuna girdi. Suriye’ye ilişkin de çok acele ederek, Suriye’nin de Libya gibi erken düşeceğini düşünerek girişim yaptı ama o girişiminin de sonuç vermediği ortadadır. Çünkü AKP, Suriye’nin hem genelde Suriye’nin Ortadoğu bölgesindeki yerinin hem de Suriye’nin iç yapısının daha farklı olduğu gerçeğini göz önünde bulundurmadı veya göremedi. Bunun için de yanlış tespitler yaptı. 

Şimdi öyle bir şey ki her konuda hem yanlışlar yapıyorlar hem de o yanlışlarının üstünü örterek doğru yaptıklarını savunuyorlar. Halbuki hem Ortadoğu hem Suriye hem de Kürt politikasında başarısız bir durumla karşı karşıyadır. Kürt karşıtlığını esas alan bir siyaseti yürüttü. Yani bazı Kürt çevreleriyle dostluk ve esas olarak da Önder Apo’nun düşünce yörüngesindeki tüm Kürt özgürlük hareketlerine karşı da düşmanlığı önüne koydu. Önder Apo’nun Kürdistan’ın dört parçasında geliştirdiği düşüncenin bir hayli geniş bir tabanı ve güçlü bir yapılanması söz konusudur. Bunun hepsini karşıya almak ile Türk devleti bir sonuç elde edemez. Ve bu siyasetle de Ortadoğu’da kesinlikle başarılı olamaz. 

Suriye’de gelişen genel savaş süreci nedeniyle boşluklar doğdu. Kürtler de kendi bölgelerinde kendi özgür sistemlerini kuruyorlar. AKP hükümeti şimdiye kadar bu duruma karşı birçok müdahale geliştirdi. Başta Halep’te sonra Afrin’de ve en son da üçüncü kezdir Serêkaniyê’de parayla pulla örgütlediği ve ittifak kurduğu bazı güçleri Kürtlerin denetimindeki alanlara saldırtıyorlar. En son Urfa’da sözüm ona Suriye silahlı muhalefetinin bir toplantısını yaptılar ve bu toplantı başarısız kaldı. Birçok silahlı muhalefet gücü bu toplantıya katılmadı. Çünkü toplantı tamamen Türkiye’nin öngördüğü çerçevede Suriye rejimine karşı olmaktan ziyade Cezire’deki YPG ve PYD örgütlenmesine karşı bir müdahale planlamasını esas aldı. Bu nedenle birçok grup katılmadı. Fakat Newaf El Beşir denilen bir aşiret reisi kişi var ki bu kişi son dönemlere kadar Suriye rejimiyle ortak hareket ediyordu ama en son kaçarak Türkiye’ye sığındı. Kürt düşmanlığı var bu kişide. Bu kişinin öncülüğünde büyük paralar dökerek bir kısım silahlı güçleri örgütleyip, 7 tank da kendilerine verilmiş ve Ceylanpınar’dan içeriye göndererek 5 günden beri Serêkaniyê’de, oradaki PYD ve YPG güçlerine karşı bir müdahaleyi başlatmıştır. Şimdi bu müdahale tamamen aslında Türk devletinin bir müdahalesidir. Kaldı ki kendi güçlerinin de sivil elbiselerle katıldığı yönünde çok yoğun bilgiler vardır. Ayrıca topla tankla desteklemesi durumu söz konusudur. AKP’nin yaptığı çok kötü bir şeydir. Kürt halkına resmen bir düşmanlıktır. Ve buradaki siyaseti de yenilgiyi kabul etmeme biçiminde tekrar tekrar para dökerek tüm devlet gücünü kullanarak yeniden güçleri örgütleyip Kürtlerin üzerine göndermektedir. Mevcut durumda Suriye’deki iç savaşa Türk devleti gırtlağına kadar dahil olmuş durumdadır. Ama bütün bunları Türkiye toplumundan da gizleyebilmektedir. Ana akım medya ise ya bu duruma gözünü kapatmakta ya da deşifre etmeyi göze alamamaktadır. Dolayısıyla Türkiye’nin gündemine tam olarak oturmuş değildir. 

Şu anda Türkiye Suriye’deki savaşın içindedir. Serêkaniyê’nin içindedir. Ve bu 5 günlük direniş neticesinde bu silahlı çete güçlerinin Türkiye’nin desteğinde ve Türkiye’nin katılımıyla Serêkaniyê’de gerçekleştirdiği terörist saldırı yenilgiye uğramıştır. Oradaki YPG güçlerinin kahramanca direnişi karşısında Türkiye’nin bütün çabalarına rağmen yenilgiye uğrayarak şehrin birçok alanındaki denetimini kaybetmişlerdir. Başarısız kalmışlardır. Bu, resmen Türkiye’nin bir müdahalesidir. Bu politika da gösteriyor ki Kürtlerle dostluk ve Kürt sorununda çözüme dönük herhangi bir stratejik bakış açısı bulunmamaktadır. Daha çok karşıtlık temelinde bir politikanın pratikte olduğunu görüyoruz. 

Bu konuda ben özellikle Batı Kürdistan’da yürütülen devrimsel çıkışa ve gelişen mücadeleye büyük saygı duyuyor ve bütün direnişçileri selamlıyorum. YPG güçlerinin Batı Kürdistan’da hem rejim güçlerine karşı Gir Ziro’da gerçekleştirdiği kuşatma ve başarılı harekatı ve hem de Serêkaniyê’deki kahramanca direnişi ve başarılı, fedaice mücadelesini kutluyorum. Bu mücadelede şehit düşen kahraman YPG militanlarını anıyor ailelerine, tüm YPG mensuplarına ve bütün Rojava halkımıza başsağlığı diliyorum. O kahramanların destan yaratan direnişleri Kürdistan’ın tüm parçalarında yaşayacak ve onların anısını özgürlük mücadelesini yükselterek yaşatacağımızın sözünü veriyorum. Onlar gerçekten Serêkaniyê’de destanlar yarattılar. Serêkaniyê’deki direniş Rojava halkımız için bir varlık yokluk direnişidir. Çünkü Türkiye’nin planlaması çerçevesinde bu çeteci güçler Serêkaniyê’de başarılı olsalardı tüm Cezire alanına dönük bir harekatı başlatacaklardı. Bu açıdan Serêkaniyê direnişinin başarılı olması Rojava Kürdistan’ın kazanımlarının sağlanmasında önemli bir adımdır, önemli bir kazanımdır. Bu kazanımı gerçekleştiren ve buna katkı sunan, bu direnişe katılan bütün güçleri, grupları selamlıyor kendilerine üstün başarılar diliyorum. Rojava’da başta YPG olmak üzere bütün direnişçi güçler ve tüm Rojava halkımız bilmeli ki onlar yalnız değil, biz her zaman onların yanında olacağız, onların direnişinin arkasında ve destekçisi olacağız. 

Ama öncelikle halkımız burada kendi birliğini güçlendirmeli, örgütlülüğünü güçlendirmeli ve kendi gücüne güvenmelidir. Onun başarısının teminatı kendi öz gücüne güvenmesi ve öz örgütlenmesini geliştirmesidir. Bu çerçevede Rojava’daki tüm siyasi partilerin, grupların kendi aralarındaki çelişkiler ve farklılıklar ne olursa olsun, bunları bir yana bırakarak Desteya Bilind’in şemsiyesi altında birliklerini güçlendirmeleri ve Serêkaniyê’deki direniş yanında yer almaları büyük bir önem taşıyor. Bu, halkımızın Rojava’da iradeleşmesi anlamına gelmektedir. Eğer Desteya Bilind etrafında tüm partiler birleşerek Serêkaniyê’de ortak bir direnişi geliştirirse bu, Suriye’de Kürt halkının demokratik iradesinin kendini ifade etmesi olacaktır. Bu nedenle Serêkaniyê’deki direnişin büyük bir anlamı vardır. Tüm halkımız ve tüm siyasi güçler bu önemi görerek kendi aralarındaki birliği daha güçlendirmeli, mücadelelerini yükselterek demokratik Suriye’nin ve özgür demokratik özerk Kürdistan’ın kuruluşu için daha aktif bir rol üstlenmeli. Bunun yolunun da ulusal demokratik birlikten geçtiği bilinerek var olan birlik perspektifini daha güçlü bir biçimde hayata geçirmeleri gerekiyor. Bu temelde yeniden Rojava’daki bütün direnişçileri ve bütün halkımızı selamlıyor kahraman direnişin Rojava halkının gelecekteki özgür sisteminin müjdecisi olduğunu vurgulamak istiyorum.

Son olarak bugün Mahabad Kürt Cumhuriyeti’nin ilan edilmesinin yıldönümü. Bu konuda neler belirtmek istersiniz?

Evet. Bugün Kürt tarihinde önemli bir atılım günü olan Mahabad Kürt Cumhuriyeti’nin ilan edildiği gündür. Kürt halkı İkinci Dünya Savaşı ardından oluşan koşulları değerlendirmek amacıyla 67 yıl önce bugün Qazi Muhammed önderliğinde Doğu Kürdistan’da Mahabad Cumhuriyeti’ni ilan etti. Bu, Kürt halkının özgürlük mücadelesinde önemli bir dönemeçtir. Özellikle Qazi Muhammed’in daha o ilk adımda taşıdığı demokratik bakış açısı ve ulusalcı duruş çok önemlidir. Qazi Muhammed’in Mahabad Cumhuriyeti’ni oluştururken geliştirdiği kapsayıcılık ve demokratik ulus çerçevesine, bugün kendisinin takipçisi olan partiler bile ulaşmış değildir. Önemli bir düzeyin yakalanmasına rağmen hem uluslararası koşulların farklılaşması, bunun iyi hesap edilememesi ve hem de yeterince hazırlıkların yapılmamış olması nedeniyle atılmış olan bu önemli adım kısa sürede çökmüş olsa da Kürt halkının belleğinde önemli bir yeri vardır. 

Bu temelde biz de başta Qazi Muhammed olmak üzere Mahabad Cumhuriyeti’nin tüm şehitlerini anıyoruz. Onların anıları gereği Kürdistan özgürlük mücadelesini devralan ve bunu bugün yürüten bir hareket durumundayız. Biz Kürt halkının haklı davasının her yerde kazanacağına inanıyoruz. Bu temelde hem Doğu Kürdistan halkımızın hem de bütün Kürdistan’ın Mahabad Kürt Cumhuriyeti’nin o anlamlı çıkışına denk düşecek bir duruşu sergilemeleri önemli olacaktır, diye düşünüyorum. Özellikle bu önemli yıl dönümünde tekrardan Qazi Muhammedleri anma ve onların anısına bağlı kalmayı sürdürmenin gereği ve önemini bir kez daha vurgulamak istiyorum.

Karayılan : İlk adımı devlet atmalı – Deniz KENDAL – ROSİDA MARDİN / BEHDİNAN – ANF

nuce_04012013-195146-1357325506.59

Deniz KENDAL

ROSİDA MARDİN

BEHDİNAN – ANF

Kamuoyunun günlerdir merakla beklediği, PKK Lideri Öcalan ile görüşmelere İlişkin KCK Yürütme Konseyi Başkanı Murat Karayılan görüşmeleri değerlendirdi:

İmralı’da PKK Lideri Abdullah Öcalan’la Kasım ayından bu yana görüşmelerin olduğunu söyleyen KCK Yürütme Konseyi Başkanı Murat Karayılan, “şimdilik bir istişare durumundan söz edilebileceğini” söyledi. Çözüm sürecinin gelişebilmesi için pratik adımları da sıralayan Karayılan, “çok büyük ciddiyete ve sorumluluğa ihtiyaç vardır. Tekrardan birtakım hesaplar çerçevesinde oyalama taktikleri geliştirerek Kürt sorununun çözümünü değil de PKK’nin çözülmesini hedeflemeye dönük amaçlar güden politikalar geliştirilirse yazık edilmiş olur” uyarısında bulundu.

KCK Yürütme Konseyi Başkanı Murat Karayılan, İmralı’da PKK Lideri Öcalan’la görüşmeleri ANF’ye değerlendirdi. “Önder Apo’yla diyaloğun başlatılmış olması çok önemli ve isabetli bir girişimdir” diyen Karayılan, bu girişimi dikkatle izlemek gerektiğinin altını çizdi.

“Bu görüşme ve diyalogların Kürt sorununda bir çözüm sürecine dönüşüp dönüşmeyeceği ancak önümüzdeki günlerde anlaşılacaktır. Şimdilik bir istişare durumundan söz edilebilir” dedi.

Karayılan, Kasım ayından bu yana görüşmelerin olduğu bilgisini de verdi. Bu istişarenin bir çözüm sürecine dönüşebilmesi için atılacak pratik adımları da sıralayan Karayılan, “ilk atılacak olan adım Önderliğin İmralı’daki pozisyonunun değiştirilmesidir. Ve zaten sürecin ilerlemesi için de buna kesinlikle ve kesinlikle ihtiyaç vardır” dedi.

Türk devletinin şiddeti kullanmaktan vazgeçip vazgeçmediğini netleştirmesi gerektiğini belirten Karayılan, “Bu konuda çok büyük ciddiyete ve sorumluluğa ihtiyaç vardır. Tekrardan birtakım hesaplar çerçevesinde oyalama taktikleri geliştirerek Kürt sorununun çözümünü değil de PKK’nin çözülmesini hedeflemeye dönük amaçlar güden politikalar geliştirilirse yazık edilmiş olur. Çünkü bu konu yeterince tahriş edildi ve bir güven bunalımı yaratıldı. Bir kez daha tahriş edecek politik manevra ve tahriklerden uzak durulmalıdır” uyarısında bulundu.

Son günlerin önemli bir tartışma konusu, TC Devleti’nin Sayın Öcalan’la bazı görüşmeler yürüttüğü konusu. Gündemin ana halkasını teşkil eden bu iddialar kamuoyu tarafından da yakından takip edilmekte. Ancak bu görüşmeler, bir uzlaşma veya çözüm değil de, bir silahsızlandırma planı gibi yansıyor. Öncelikle iddia edilen görüşmenin doğruluğunu size sormak istiyorduk ama biraz önce DTK’den bir heyetin İmralı’ya gittiği basına yansıdı. Devlet ile Sayın Öcalan arasında görüşmelerin yapıldığı iddiası doğru mu ve eğer doğruysa bunu yeni bir çözüm süreci olarak değerlendirmek mümkün mü? 

Evet, Kasım ayından bu yana bir devlet heyetinin İmralı’da Önder Apo’yla yürüttüğü bir takım görüşmeler vardır. Böyle bir görüşme süreci doğrudur. En son, biraz önce basına yansıyan Ahmet Türk ve Ayla Akat’ın İmralı’ya gidip görüşmüş olmaları elbette ki bu görüşme sürecine daha bir ciddiyet kazandırmıştır. Bu yeni bir boyuttur ve bunu önemsiyoruz. Bu girişimi dikkatle izlemek ve asla küçümsememek gerekiyor. Fakat bütün bunlar yeni bir çözüm sürecinin başladığı anlamına henüz gelmemektedir. Bu görüşme ve diyalogların Kürt sorununda bir çözüm sürecine dönüşüp dönüşmeyeceği ancak önümüzdeki günlerde anlaşılacaktır. Şimdilik bir istişare durumundan söz edilebilir. Yeni bir süreç için daha fazla veriye ihtiyaç vardır. Özellikle AKP hükümetinin tutumu bu konuda önemlidir. Bu diyalog sürecinin bir çözüm sürecine dönüşüp dönüşmeyeceği konusunda hükümetin tutumu kesinlikle belirleyici olacaktır.

Tüm kamuoyunun da bildiği gibi, geçmişte de çok çeşitli zamanlarda yürütülen diyalog süreçleri söz konusu oldu. 1993’ten bu yana çeşitli düzeylerde ve biçimlerde yaşanan bu diyalog süreçlerinden en son olanı, hem İmralı’da hem de Oslo’da, üç yıla yakın bir süre içerisinde sistematik görüşmelerle geçen süreçti. Tüm bu süreçlerin özellikle de en son Oslo ve İmralı görüşme sürecinin sonuç almamasının temel nedeni, devlette ve hükümette Kürt sorununun çözümü konusunda zihinsel bir alt yapının oluşmaması ve bu konuda kesin ve net bir karar almamasının yanı sıra bir çözüm projesine sahip olmamasıdır. Oslo ve İmralı sürecinin sonuçsuz kalmasının temel nedeni budur.

BÜYÜK CİDDİYET VE SORUMLULUĞA İHTİYAÇ VAR

Ancak AKP hükümeti bu görüşmelerin kesilmesi olarak sizi gerekçe gösteriyor… 

Türk tarafı tarafından gösterilen diğer gerekçeler gerçek gerekçeler değildir. Gerçek gerekçe AKP hükümetinin bu konuda hazırlıklı olmaması ve karar vermemiş olma durumudur. Onlar daha çok, seçimler öncesi ateşkes dönemlerini geliştirmeyi, bu temelde seçimleri kazanmayı ve iktidara hakim olmada bir aparat olarak kullanmayı esas aldılar. Yani köklü bir çözüm projesine sahip değillerdi. Gerçek budur.

Şimdi eğer TC Devleti adına Başbakan ve AKP hükümeti gerçekten Kürt sorununu çözmeye karar vermişse, elbette ki bu süreç demokratik çözüm sürecine dönüşebilir. Fakat bu konuda olumluya yorumlanacak pek fazla veri yoktur. Pratikte yaşanan yansımalar yeni bir karara gittiği yönünde herhangi bir izlenim bırakmıyor. Yakından izleyen tüm çevreler bunu bilmektedirler. Başbakan’ın daha 2-3 gün önce yaptığı konuşmalar, her gün güçlerimize dönük gerçekleştirdikleri operasyon ve saldırılar, yine KCK adı altındaki soykırım politikalarının pervasızca yürütülmesi, vb. vb. buna örnek olarak gösterilebilir. Diyorlar ki, “bazı ülkelerde hem çatışma olur, hem görüşmeler olur.” Hadi diyelim, öyle olsun; peki o zaman çözüm projeniz nedir? Yani devlet bir politika değişikliğine gitmiş midir, gitmemiş midir? AKP resmen “ben artık Kürt sorununda şiddeti kullanmaktan vazgeçiyorum, kimseyi şiddetle bastırmayacağım, bu sorunu artık diyalogla ve demokratik yöntemlerle çözmeye karar verdim” diyor mu? Başbakan bunu diyebilecek durumda mıdır? İşte bu nokta çok önemlidir.

Şimdi bize “silah bırakılsın” deniliyor. Bir kere bu sorunun çözümünde şiddeti esas alan devletin kendisidir. Sen bir toplumsal kesime karşı sürekli devlet gücünü ve şiddeti kullanacaksın, ondan sonra da “kimse buna karşı ses çıkarmasın, silahlar bırakılsın” diyeceksin. Bu böyle olmaz. Senin öncelikle şiddeti kullanmaktan vazgeçip vazgeçmediğini netleştirmen gerekiyor. Bu konuda çok büyük ciddiyete ve sorumluluğa ihtiyaç vardır. Tekrardan birtakım hesaplar çerçevesinde oyalama taktikleri geliştirerek Kürt sorununun çözümünü değil de PKK’nin çözülmesini hedeflemeye dönük amaçlar güden politikalar geliştirilirse yazık edilmiş olur. Çünkü bu konu yeterince tahriş edildi ve bir güven bunalımı yaratıldı. Bir kez daha tahriş edecek politik manevra ve tahriklerden uzak durulmalıdır. Oldukça ciddi olan bu konu, aynı ciddiyete denk düşen bir tutarlı yaklaşımı gerektiriyor. Açık ki, bir çözüm sürecinin gelişmesi için öncelikle Türk devletinin böyle bir kararlaşmaya ulaşmış olması gerekmektedir.

İLK ADIMI DEVLETİN ATMASI LAZIM

Bununla birlikte ilk adımı devletin atması lazım. Madem devlet ve hükümet Türkiye’nin bu temel sorununu çözme kararı almışsa ve çözecek olan kendisiyse, evvela pratik bir adım atmalı ve bununla birlikte çözüm projesini ortaya koymalıdır. Yani çözmek istiyor da, nasıl çözmek istiyor, projesi nedir? Böyle bir proje ortaya konulmadan sağlıklı bir tartışma, diyalog ve müzakere zemini oluşamayacağı gibi herhangi bir çözüm stratejisi de geliştirilemez. Sürekli entegre stratejisinden söz ediliyor ama bunun ne olduğunu açıklayan kimse yok. Yani Türk devleti Kürt sorununda çözüm için ne gibi adımlar atmayı düşünüyor? Bunu, Kürt tarafı olarak biz bilmek istediğimiz gibi, kamuoyu da bunu bilmek istiyor.

Peki, sizin bu konuda daha önce sunduğunuz projeler… 

Tabii ki kendi projemiz önemli. Biz, çözüm projemizi protokollerle sunduk. Önderliğimiz, Oslo ve İmralı süreci tartışmalarının bir sonucu olarak 5 Mayıs 2011’de Başbakan’a sunulmak üzere Türk heyetine protokoller sunmuştur. Kürt tarafı olarak bizim çözüm projemiz bu protokollerdir. Ayrıca Önderliğimizin hazırladığı ”Yol Haritası” var. Yani bizim projemiz vardır, Türk tarafının projesinin de açığa çıkması, ortaya konulması gerekmektedir.

Çözüm için bunlara ihtiyaç vardır. Bunlar olmadan, peşinen, “silah bırakılacak, silah bırakma hedeflenecek” gibisinden yaklaşımlarla herhangi bir yere varılamaz. Kimse bu silahları eğlenmek için ya da farklı keyfi bir amaç için eline almadı. Bu silahlı güçlerin varlığının bir nedeni vardır.

Yine bu güç, 3-5 kişiden oluşan bir silahlı güç değildir. Güçlü bir örgütlenme ve bir sistemdir. “Birden bire bunların hepsi devre dışı edilsin” demekle sonuç alınamaz. Bu, işi yokuşa sürmek olacağı gibi, bunlar ancak bir çözüm projesi çerçevesinde tartışılacak hususlardır. Ancak Kürt sorununun çözümünde atılacak olan birtakım adımlarla paralel gelişebilecek bir süreç olabilir. Bunlar, bir yol haritasının belirlenmesi temelinde adım adım yapılacak olan şeylerdir. Yani Kürt sorununun çözümü sadece silahların bırakılması değildir ve bazılarının yapmaya çalıştığı gibi “Kürt sorunu ayrı PKK’nin silahlı güçleri ayrı” türünden değerlendirmelerin hiçbir değeri yoktur. Eğer Kürt sorunu ve silahlı mücadele bu kadar iç içe olmasaydı şimdiye kadar silahlı güç mü kalırdı? Uluslararası güçlerin çok çeşitli konseptlerine dayanan, bütün hamlelerine rağmen eğer bugün güçlenen bir silahlı yapı söz konusuysa, bunun dayandığı güçlü bir toplumsal temel vardır. Dolayısıyla birbirinden ayrı düşünülemez. Bu açıdan, deyim yerindeyse arabayı atın önüne koymamak gerekiyor. Atı arabanın önüne koyup arabayı sürmek ve her kademede yapılacak olanları yaparak sonuca gidilebilir.

DEVLETİN BİZDEN İSTEDİĞİ SİLAH BIRAKILMASI DEĞİL, TÜRKİYE SINIRLARIN DIŞINA ÇIKARILMASI

Yeri gelmişken şunu da açıkça söyleyeyim: Türk tarafının bizden istediği şey silah bırakmak değildir. Yani basına öyle açıklıyor olabilirler, ona bir şey demem. Fakat bizden istenen o değildir. Altını çizerek belirtiyorum; hem Oslo-İmralı sürecinde hem de şimdi bizden istenen şey silah bırakmak değil, silahlı güçlerimizin Türkiye sınırlarının dışına çıkarılmasıdır. Devletin bizden istediği budur.

Peki, nereye çekeceğiz? Güney Kürdistan’a. Her gün Güney Kürdistan bombalanıyor. Zaten orada bir kısım güçlerimiz var. Bir de Kuzey’dekilerin hepsini oraya götürürsek bir yerde toplamış oluyoruz, bunun güvencesi nedir? Ama bize deniliyor ki, “ Ezber bozan bir karar verin, 1999’daki gibi güçlerinizi çekin. Bu sefer Başbakan ve hükümet kararlıdır. Onlar da adım atacaktır.” Güzel ama ön adımlarını şimdi atsın. Niye şimdi atılmıyor? Israrlı bir biçimde gelişen, “önce güçler sınırın dışına çıksın, sonra adım atarız” söylemine nasıl güvenebiliriz? Bunun güvencesi nedir? Bu ciddi bir konu. Mesela bu konuda, “99 yılı gibi olmaması için gerekli tedbirleri alırız” diyorlar. Yani “güçlerinize ta Karadeniz’den, Dersim’den, Bingöl’den, Erzurum’dan, Kars’tan rahatlıkla Güney’e geçebilecek şekilde kolaylık sağlarız, operasyon yaptırmayız” anlamında söylüyorlar. Hayır, eğer bu sorunu çözmeye karar vermişseniz buyurun ilk adımlarını atın. Diğer hususları bir takvime bağlayabiliriz.

DİYALOĞUN ÖCALAN’LA BAŞLAMIŞ OLMASI ÖNEMLİ VE İSABETLİ

Böylesi bir durumda devletin atması gereken ilk adımlar neler olabilir? 

Öncelikle ilk önce Önder Apo’yla diyalogun başlatılmış olması çok önemli ve isabetli bir girişimdir. Çünkü Önder Apo, bu hareketin ve Kürt Özgürlük Mücadelesi diye tanımladığımız, onun illegal-legal bütün bileşenlerinin kabul ettiği bir Önderliktir. Dolayısıyla devletin oradan işe başlaması çok doğru, çok isabetli ve yerinde bir tutumdur. Ama öyle bir kamuoyu yaratılıyor ki, sanki top İmralı’ya atıldı ve oradan gelecek cevaba göre her şey hallolacak. Burada önemli olan önce devletin ne yapacağıdır. Ama biz bunun da öyle bir taktik yaklaşım olarak geliştirildiğini görüyoruz. Bizzat Başbakan ve ardından danışmanı açıkladı; görüşmelerin olduğunu belirttiler. Evet, görüşmeler var ama sizin bu konudaki çözüm projeniz nedir, Allah için ona ilişkin de birkaç cümle söyleyin. Ama çözüm projelerinin ne olduğuna dönük herhangi bir şey ortaya konulmuyor.

Önder Apo bir halkın lideridir ve siz bu halkın esaretten kurtulması için bir ciddiyet ortaya koymazsanız tabii ki o karar vermez. Ama böyle bir adım atma için zorlayıcılık doğru değildir. Bir kere bu konuda hükümetin tutumu, daha net ve çözümleyici olmalıdır. Ancak mevcut durumda adeta, “işte biz görüştük, çözüm gelecek” diyorlar. Hayır, görüşme çözüm için ilk yapılacak şey. Bu doğru. Ama senin de atacağın adımlara ihtiyaç vardır. Bu temelde ilk atılacak olan adım Önderliğin İmralı’daki pozisyonunun değiştirilmesidir. İlk adımı soruyorsunuz, ilk adım bu olabilir. Ve zaten sürecin ilerlemesi için de buna kesinlikle ve kesinlikle ihtiyaç vardır.

BİZİM DİREKT ÖNDERLİKLE DİYALOGTA OLMAMIZ LAZIM

Şimdi bölge kaynıyor, silahlanma her tarafta gelişiyor. Sivil-sıradan insanlar bile, Suriye’de, Irak’ta, Kürdistan’da ve Ortadoğu’nun hemen her yerinde silahlanıyor. Bu konuda böylesine devindirici gelişmeler yaşanırken, PKK’nin silah bırakmasını tartışmak kolay değildir. Bu güçlerin devletin tutarlılığına ilişkin ikna edilmesi gerekmektedir. Önderlik İmralı Tecrit Sistemi altında bulunduğu sürece sen devletin tutarlılığına ilişkin, tek bir kişiyi bile ikna edemezsin. Bu konuda evvela Önderliğin pozisyonu değişecek, serbest hareket etme koşulları oluşacak. Ardından BDP’lilerle görüşmüş olması ve görüşebilmesi elbette ki çok önemli. Bu, siyasi yapının iknası ve çalışmaları için gereklidir. Ancak esas önemli olan silahlı güçlerdir. Bunun için bizim direk Önderlikle diyalogda olmamız gerekiyor. Sadece yönetimle değil, geniş komutanlık kademesi ve savaşçı yapısının ikna edilmesi sorunu vardır. Dolayısıyla eğer devlet ve hükümet gerçekten çözümde samimiyse önce Önderliğin önünü açması gerekiyor. Önderliğimizin de dediği gibi, “havuz var, içinde su yok, bana yüz diyorsunuz. Nasıl yüzerim?” Aynen durum odur. Madem Önderliğimizin önemli bir aktör olduğunu belirtiyorlar -ki bu doğrudur- o zaman önünü açmanız lazım. Evvela devletin atacağı adım bu olmalı. Çözüm için bu gereklidir.

Bu konuda sadece DTK’lilerin Önder Apo ile görüşmesinin sorunu çözeceği düşünülüyorsa yanlıştır. Elbette ki siyasi alanın sürece dahil edilmesi çok önemli ve gereklidir. Görüşen heyetin aracı gibi bir rol üstlenmesi düşünülebilir ki bu da uygundur. Mevcut heyet içerisindeki insanlar güvenilir insanlardır. Ancak savaşçı yapının ikna edilmesi ayrı bir olaydır, bizleri de aşan bir durumdur. Bu nedenle Önderliğin İmralı’daki pozisyonu hakkında bir değişiklik yapılmadan ve Önderliğin bir biçimde doğrudan ilişki kurma olanakları yaratılmadan sonuç alınabileceğini sanmıyorum. Kesin sonuç alınmak isteniliyorsa, böyle bir durumun gerekliliği anlaşılmalıdır. Atılacak ilk adım bu çerçevede, yani serbest hareket etme olanaklarının yaratılması biçiminde formüle edilebilir.

İkinci husus olarak ise, bir proje olur ve o proje temelinde müzakere süreci resmen gündeme girerek yapılması gereken hususlar ve atılması gereken adımlar taraflarca bir takvim temelinde pratikleştirilebilir. Açık ki Kürt sorunu, anayasal bir sorundur. Madem anayasanın da yeniden yapılması gündemde, O zaman çözüm perspektifini anayasaya da yansıtmak lazım ve bu biçimde kalıcı-köklü çözüm temelinde toplumsal uzlaşmanın temelini yeniden atmak gerekiyor. Yeni yapılacak anayasada Kürt halkının varlığına da yer verilerek demokratik ulus perspektifinde bir çözümün önünün açılması önemli bir yaklaşım olacaktır. Böyle ciddi bir yaklaşıma kesinlikle ihtiyaç vardır. AKP hükümetinde böyle ciddi bir yaklaşım gelişirse, biz de hareket olarak demokratik çözüm sürecinin gelişmesi için elimizden geleni yaparız. Ama şimdi görülen şey bu değildir. Yani bu çizdiğim çerçevedeki bir yaklaşımı yansıtan herhangi bir izlenim henüz açığa çıkmış değildir. Bir tek görüşmeler var. Umarım önümüzdeki birkaç gün içerisinde bu yönlü bazı netleşmeler geliştirilir. Daha çok onu bekliyoruz. Yani net, samimi ve dürüst yaklaşımların gelişmesi halinde bu konuda somut, gözle görülür bir adım ve net çözüm çerçevesi ortaya konulduğunda bu süreç önemli oranda çözüm sürecine girmiş demektir.

HÜKÜMET NE KADAR ÇÖZÜME HAZIR KUŞKULAR VAR

Sizce bu gelişir mi? 

Belirttiğim gibi bu, ancak önümüzdeki günlerde netleşebilecek bir husus ve tamamen AKP’nin tutumu ve politikasıyla alakalı bir durumdur. Biz Kürt tarafı olarak buna açığız ama hükümet buna ne kadar açık ve hazırdır, bu konuda şu an itibarıyla herhangi bir şey belirtecek durumda değilim. Ortada bir girişim ve geliştirilmiş bir diyalog var ama pratik adımlara da ihtiyaç olduğu açıktır. Ayrıca Önderliğimizin bu konudaki düşüncesi ve çizilen ortak çerçeve, yine Önderliğimizin yanına giden BDP’li heyetle tartışma çerçevesi de bizim için önemlidir. Şimdi bu sorunu çözmesi gereken devletin hiçbir somut-pratik adım atmadan bizden mevziilerin terk edilmesi ya da pozisyonumuzu zayıflatacak dayatma ve isteklerde bulunması, saflarımızda, toplumumuzda ve kamuoyunda çok ciddi kuşkulara yol açacaktır. Halen bu kuşkular egemen olan yan durumundadır. Biz bu konuda erkenden bir şey söylemek istemiyoruz ama “Kürt sorununu çözme kararı ve politikası”ndan ziyade “Kürt Özgürlük Güçleri’ni çözme, etkisiz kılma, güçten düşürme ve böylece zoraki bir biçimde kendi çözüm çizgisine dahil etme konsepti”nin olduğu yönünde bulgu ve tespitler vardır.

Bu konuda özellikle Başbakan Yardımcısı Beşir Atalay tarafından sık sık “bir entegre stratejisi çerçevesinde tüm enstrümanlar kullanılmaktadır. Bunun iç-dış bütün enstrümanları devrede olacaktır” mealinde demeçler veriliyor. Bununla neyi kastediyor? 

Her şeyden önce şunu söyleyeyim: Yani toplum mühendisliği mantığıyla yaklaşarak, mevcut olan bu tarihsel-toplumsal sorunu mekanik bir olgu olarak ele alıp düşünme ve bunu bazı aletleri kullanarak yola getirme zihniyetini yansıtan, bu enstrüman kavramını doğru görmüyorum. Bu, küçümseyici ve teknikleştiren bir zihniyetin sonucu olarak ifade edilen bir husustur. Ortada Türkiye’nin en temel toplumsal sorunu olan bir ulus sorunu vardır. İnkar edilmiş ve bu yüzden 90 yıldır her türlü trajediye muhatap olmuş bir ulus vardır. Eğer bunu kabul ediyorsan, oturup bu tarihsel hatayı düzelten köklü bir yaklaşım geliştirerek bu sorunu çözersin. Yani bu bir “enstrümanlık iş” değildir.

Ama aynı demeçlerde ve yine pratikte yürütülen bütün diğer hükümet ve devlet çabalarında şunu rahatlıkla görmek mümkündür: AKP hükümeti geçen yıl Temmuz’dan sonraki süreçte bizi tasfiye etme kararı aldı. Boşuna Tamil örneğini vermedi. Yani AKP hükümeti de tıpkı Sri Lanka’nın çeşitli dış güçlerin desteğiyle, Tamil gerillalarında yarattığı parçalanma ve ardından da tasfiye ve katliam konsepti gibi bir konsepti önüne koydu. Bunun için paralı-özel ordu kurdu, ABD’den daha fazla istihbarat ile teknoloji desteği için çok çabalar sergiledi ve bunu önemli oranda da sağladı. Bu temelde çok kapsamlı imha edici operasyonlar yaptı. Kesin bir biçimde imhayı hedefleyen operasyonlar geliştirildi. Onların o zamana kadar ki politikası Haziran’a kadar sonuç almaktı. İşte bunun için Önderliğimize tecrit geliştirildi. KCK adı altındaki operasyonlar hızlandırıldı, gerillaya dönük yapılan operasyonlar yaygınlaştırıldı, büyük bir sindirme hareketi gündemleştirilerek sonuç alınmak istenildi. Ama 2012’nin baharıyla birlikte hareketimiz de bu tasfiye ve saldırı dalgasına karşı bir direniş hattı ve strateji geliştirdi. İmralı’da Önderliğimiz bir duruş sergiledi. Ardından ise halkımız ve Kürt siyaseti bütün baskılara rağmen yılmadı, güçlü bir duruş ortaya koydu. Cezaevlerindeki yoldaşlarımız, en son koydukları 68 günlük açlık grevinde de görüldüğü gibi büyük bir direniş hamlesi geliştirdi. Ve bunların yanı sıra Kürdistan Özgürlük Gerillası AKP’nin bu tasfiye konseptini tersine çevirmek üzere kapsamlı bir hamle geliştirdi. Aslında yeni bir taktik yaklaşım ortaya konularak AKP’nin öngördüğü o tasfiye etme ve katliamdan geçirme projesini tümüyle sonuçsuz bıraktı.

İKİ AYAKLI BİR KONSEPTİ YÜRÜTÜYORLAR

Devlet şimdi bunu itiraf etmiyor ama bir yenilgi aldılar, yıl planlamasında geliştirilen planlamada tamamen sonuçsuz kaldılar. Bu bir gerçek. Hani her gün o özel paralı askerlerden bahsediliyordu? Hani her gün TOKİ’nin yaptığı karakollardan bahsediliyordu? O karakolların önemli bir kısmı yine basıldı, peki niye şimdi konuşulmuyor? Çünkü onlar tedbir değildi. Ne özel-paralı askerlerin örgütlendirilmesi, ne TOKİ’nin karakol yapması, ne de ABD’nin verdiği ve vereceği teknik bu sorunu çözemez. Bu, 2012 yılı içerisinde açığa çıkan büyük bir gerçekliktir.

Ama kalkıp da bizim verdiğimiz kayıpları 4’e katlayarak, kendi kayıplarını da oldukça azaltarak kimse kamuoyunu yanıltamaz. Şimdi biz bundan hareketle farklı sonuçlara gitmiyoruz. Ben şunu da söylemek istiyorum: AKP’nin geçen yıl geliştirdiği tasfiye konsepti sonuç almamıştır, başarısız kalmıştır. Çünkü bu, tek yönlü ve sadece şiddete dayalı bir imha konseptiydi. Şimdi ise bu konsept yeniden ama farklı bir biçimde, daha da zenginleştirilmiş olarak güncellenmektedir.

Tıpkı geçen yıl gibi, bu yıl da Haziran ayına kadar sonuç alma hedefi konulmuştur. “Tüm enstrümanlar kullanılacak” denilmekte ya! Ne demek bu? Geçen yılki konsept sadece şiddet eksenli bir konseptti, şimdi 2 ayaklı bir konsept yürütülecek. Bu konseptin birinci ayağının siyasi konsept, ikinci ayağının ise askeri konsept biçiminde formüle edildiği görülmektedir. Bütün enstrümanların kullanılmasından kastedilen, Türk devletinin bu her iki ayağa dayalı olarak elindeki bütün olanakların harekete geçirmesi ve kullanmasıdır.

Bakınız, iki ayrı sahada aynı amaçları güden bir konsept durumu vardır. Şimdi askeri ve siyasi alana dönük operasyonlar devam ediyor, Önderlik üzerindeki tecrit devam ediyor, başta Tekirdağ ve Şakran Cezaevi olmak üzere baskı ve şiddet çeşitli cezaevlerinde neredeyse 12 Eylül’ü aratmayacak bir düzeyde sürdürülüyor. Yani devlet kendi sindirmeyi öngören tarzını yürütüyor. Psikolojik savaş araçlarının tümünü devrede tutuyor. Bununla birlikte öncelikle Beşir Atalay (ne hikmetse bu işle birinci düzeyde ilgilenen kişi olarak), ardından, Şubat ayında da Başbakan Erdoğan ABD’ye gidecek. Tabi ki ABD’ye yeni taleplerle gidecekler.

Nedir bu talepler? 

Şimdi bölgede Türkiye’nin, ABD’nin de öngördüğü rolü oynayabilmesinin önünde PKK engel olarak görülüyor. Bu nedenle PKK’nin ya tasfiye edilmesi ya da mücadelesini durdurması gerekiyor. Onların çıkarları bunu gerektiriyor. İşte ABD’ye bunu izah edecekler. “PKK’nin tasfiye edilmesi veya savunma savaşını durdurması için şimdiye kadar sağladığınız askeri ve teknik destek yetmemektedir. Daha fazlasına ihtiyaç var” diyerek, PKK’nin lider kadrosuna dönük bir harekatın gerekliliğini izah edeceklerdir. Nasıl ki ‘99’da bizzat ABD devreye girdi ve Önder Apo’yu komployla esir alarak Türkiye’ye teslim etti ve ardından savaş durduruldu. Şimdi de böyle bir sürece ihtiyaç olduğunu belirtecekler. “Ya birlikte yapalım ya da silahlı predatör vb. imkanları bize sağlayın, biz yapalım” diyeceklerdir. Bunu çok iyi biliyoruz. Tabi bununla Önderliğimiz ile hareketimizi zorlamayı ve güçlerimizi Haziran’a kadar sınır dışına çekmesini sağlamayı amaçlamaktadır. İkinci çalışma konsepti bu olmaktadır. Eğer diyalog süreciyle güçlerin yurtdışına çekilmesi sağlanamazsa, baharla birlikte konseptin askeri ayağını hayata geçirmeyi deneyeceklerdir.

Kısaca görülen o ki, şimdi 2 ayaklı bir konsept gündemdedir. Her ikisinin amacı da aynıdır; PKK’nin askeri güçlerini sınırların dışına çekmek, mevziilerin dışına çıkarılmış bu gücü siyasi ve askeri yöntemlerle etkisizleştirmek. Kısaca bizim gördüğümüz husus daha çok budur.

Bunun için Türkiye Başbakanı Erdoğan bize, “ya tek millet, tek devlet, tek vatan ülkümüzü kabul edip, yani Türkleşmeyi kabul edip teslim olacaksınız ya da çekip gidersiniz. Nereye gidiyorsanız gidin. Gitmezseniz de inlerinizde kalmaya mahkum olursunuz, gelip sizi orada da buluruz ve imha ederiz” demiştir. Erdoğan’ın bu demeci, özünde bu konseptin bir biçimde ifadeye kavuşturulmasıdır. Burada kimse çocuk değildir. Eğer böyle değilse (ki hemen “böyle değil” diyerek, bu değerlendirmenin abartılı, yanlış olduğunu söyleyeceklerdir) bütün dünya kamuoyu önünde TC Devleti adına Başbakan Erdoğan çıksın, demin söylediğim gibi, “biz artık Kürt sorununun çözümü konusunda şiddeti kullanmayacağız, şiddet ve imhayı esas almayacağız. Biz sorunu diyalog yöntemleriyle çözmeyi önümüze koyuyoruz” desin. Bunu açıkça kamuoyu önünde deklere ederlerse o zaman ciddi ve samimi yaklaştıklarını biz de anlamış oluruz ve dolayısıyla bir güven ortamı oluşmaya başlar.

CİDDİYSENİZ BUYURUN DEĞİLSENİZ ÖYLE YAĞMA YOK!

Kısaca AKP hükümetinin yürüttüğü hazırlıkları, geliştirdiği iç-dış çalışmaları ve yaptığı konuşmaları dikkate aldığımızda bu yönde bir konseptin geliştiğini görmüş oluruz. Bu nedenle biz temkinli yaklaşmak zorundayız. Tüm halkımız ve dostlarımız da temkinli yaklaşmalıdırlar. Bununla birlikte pratik adımlara da bakmak lazım. Özellikle Önderliğimizle yürütülen diyalogun içeriğini ve mahiyetini bütün boyutlarıyla anladığımızda bu konuda kesin değerlendirmeler yapabiliriz. Bu açıdan DTK heyetinin yaptığı görüşme de önemlidir. Özellikle konunun bütün boyutlarıyla anlaşılması ve Kürt siyasetinin sürece dahil edilmesi açısından önem taşımaktadır. Bütün bu hususların netleşmesi için istişarelere ihtiyaç vardır.

Kısaca biz değerlendirmeye açığız fakat karşı tarafın niyetini de iyi anlamak durumundayız. Bu konuda herkesi bir kez daha samimiyete ve ciddiyete davet ediyorum; ciddiyseniz buyurun, değilseniz öyle yağma yok. Kimse karşı taraftan hiçbir adım atılmadan kalkıp da kendi güçlerini çekip tuzağa yönlendiremez. Bunu bize dayatarak, sonradan da çözümsüzlük gelişince, işte “PKK adım atmadı” diyecek hesaplar yapılmamalı. Çünkü her şey açık ve nettir.

Eğer belirttiğiniz gibi çözmeyi hedeflemiyorsa o zaman İmralı’daki görüşme sürecini başlatmasının amacı ne olabilir? 

Kürt sorunu, Türkiye’nin en temel bir sorunu olduğu gibi, aynı zamanda tarihsel geçmişi olan bir sorundur. Ciddi bir sorundur. Bunu çözecek olan liderlik, tarihe geçecek bir liderlik olur. Bu açıdan bunu çözecek olan liderlik riski göze almalı, öncelikle risk göze almaya cesaret etmelidir. Şimdi bize diyorlar ki, “Erdoğan’da o cesaret var.” Erdoğan’da o cesaret var ama bunu pratikte görmedik. Erdoğan daha çok anketlere göre hareket ediyor. Hem kendisi toplumu yönlendiriyor, işte bizlere ve BDP’ye ağır hakaretler ederek Kürtleri adeta ötekileştiriyor, sonra da o yönlendirdiği toplum üzerinde anket yapıyor. Ancak böylesi bir yönlendirme olduğu için toplumun refleksi tabi ki farklı olabilir. Sonra anketlerin sonucu farklı olunca bakıyorsun tutum değiştiriyor.

Mesela diyelim, o çokça bahsedilen Habur süreci. Habur süreci, bizzat Başbakan’ın bizden talebiydi ve biz de bir grup dağdan bir grup Maxmur’dan olmak üzere 2 grup hazırladık, gönderdik. Ben kendim günlerce konuştum, hazırlanmasıyla uğraştım ve yolcu ettim. Ama şimdi o insanlar içeridedir. Evet, bazıları durumu fark etti ve kendisini yakalatmadı ama barış için gönderdiğimiz bu insanlarımız şimdi cezaevindedir.

İşte o zaman CHP’nin ve MHP’nin tavır alması, yine karşı durmasıyla bir kamuoyu oluştu. Ardından yapılan anketlerde kamuoyunun da karşı olduğu görülünce hemen AKP çark etti. Yoksa AKP ilk gün sahiplendi. Ama üçüncü-dördüncü günde çark etti ve suçu bize yükledi. Hayır, bizim bunda bir suçumuz yok. Mesela diyorlar ki, “askeri elbiseler niye giydirilmiş?” Siz koskoca bir devletsiniz, savcınız ve hakiminiz orada var; bu insanlar oradan kendi elbiseleriyle geçerek gittiler. Sorumlusu sizsiniz. Yine diyorlar ki, “vay, halk niye çok kitlesel karşılamış?” Bu halk Kürdistan halkıdır. Kürdistan halkı sürekli gerillanın cenazelerini karşılamış, bu sefer canlı görünce milyonlar sokağa döküldü. Yani bu kimsenin planladığı bir şey değildi; doğal, kendiliğinden gelişen bir durumdu. Ama burada esas olan şey, AKP’nin çıkarcı yaklaşımıdır. Bir baktı ki kamuoyunun önemli bir kısmı farklı düşünüyor, derhal politikasını değiştirdi. Şimdi de eğer böyle bir yaklaşım söz konusu olacaksa hiç başlamasın. Ama amacının tekrar farklı bir biçimde aynı çerçevede olduğu hissiyatını bütün veriler gösteriyor.

Mesela Erdoğan’ın siyasi danışmanı olarak bilinen Yalçın Akdoğan’ın ve Taha Akyol gibi Türkçü bazı yazarların çizdiği çerçeve ekseninde yaklaşırlarsa, vahim yanılgılara yol açabilir. Ne diyorlar? “PKK 2012 yılında hezimete uğradı. 1450 kayıp verdi, umduklarını bulamadı, vs, vs” Bununla şuraya getiriyorlar; “PKK başarısız olduğu için dayattıklarımızı kabul etmek zorundadır.” Halbuki gerçek bunun tersidir. Kendileri gerçekten belirttiklerine inanıyorlar mı, yoksa propaganda olsun diye mi böyle söylüyorlar, onu tam anlayamadım. Gerçek şu ki, Kürdistan’da son 15 yıl içinde savaşın en çok yükseldiği yıl 2012 yılıydı. Ve bunda gerilla güçleri daha baskın ve daha başarılıydı. Gerillanın yıllık kaybı, Akdoğan’ın belirttiği gibi, 1450 değil, 314 idi. Ve Akdoğan’ın övünerek belirttiği son 10 şehitle birlikte 2012 yılında gerilla kayıp sayısı 324’tür. Bunun karşılığında gerillanın tespitlerine göre Türk devletinin kayıpları ise tam 7 katıdır.

Gerillanın hezimete uğrayıp uğramadığını gerçekten anlamak istiyorlarsa, bu kişiler İç İşleri Bakanı’na neden Dağlıca’ya gidemediğini sorabilirler. Çünkü Dağlıca’daki bir Alaylık askeri güç, 6 ay boyunca kuşatma altındaydı ve çevresindeki Cîlo ile Çarçella dağlarına Türk devleti giremiyordu. Bu çok geniş bir sahadır. Bu nedenle büyük kayıplar vererek ulaştıkları 2 sefer dışında bu alaya 6 ay boyunca ne erzak ne de başka bir şey götürülememiştir. İhtiyaçlarını köydeki korucuların gizli yollardan değişik biçimlerde sağlamaları suretiyle kendilerini idare edebilmişlerdir. Ne havadan ne de karadan bu alana Türk devleti giriş yapıp gerilla kuşatmasını kıramamıştır. Gerçek budur ve bu gerçek tek başına birçok şeyi göstermektedir. Buna rağmen kalkıp da PKK’nin hezimete uğradığını, kendilerinin de başarılı olduklarını söylemelerinin gerçekle hiçbir alakası yoktur. Gerillanın ve Özgürlük Hareketi’nin sağladığı bu tür başarıları ve gücünü kamuoyundan gizleyerek, farklı göstererek Türkiye kamuoyunu da sürekli yanlış yerlere yönlendiriyorlar. Gerçek şu ki PKK onların çokça dediği gibi sıkışmış bir terör örgütü değil, oldukça tecrübeli, yetkinlik kazanmış, kitle temeline dayanan etkili bir gerilla gücüdür. Bu gerillayı yenmek asla mümkün değildir. İşte gerçek budur.

Bu yapılanlar, AKP’nin daha çok böyle bir çıkışla kopma sürecinde olan Kürtleri tutma ve Kürt kitlesini bir süre daha götürmeye dönük bir hamlesi gibi düşünülebilir.

Bununla birlikte yani kendi etrafındaki Kürtleri tutma ile birlikte Özgürlük Hareketi’nin yörüngesindeki kitleyi ve kadroları da beklentiye sokma amacı vardır. Bunun ön planda olduğu görülmektedir. Özellikle kamuoyuna yansıtmaları da biraz da bu amaçlarının ön planda olduğunu gösteriyor. Yani tamam, bir görüşme süreci var, bu iyi bir adım. Ama bunu bir psikolojik savaş malzemesi gibi kullanma tutumu gelişti ki -bu bizde çok ciddi bir kuşku yaratıyor- tekrardan bir taktik psikolojik savaş sürecinin başladığı görüntüsünü olduğu gibi gözler önüne seriyor. Yani bu konuda AKP’nin ciddi ve tutarlı olmadığı, samimi davranmadığı yönündeki olgular daha fazla ön plandadır. Tekrar, önümüzdeki sürecin seçim hesapları ve hem bir taraftan şoven-milliyetçi kesimleri tatmin edecek söylemleri sürekli pompalama hem de öbür taraftan Kürt kesimleri de böylece tutma girişimi gibi olduğu daha çok görülmektedir. Şimdi görünen niyetleri budur. Umarım farklı olur ama gözüken gerçeklik daha çok bu yöndedir.

KCK Yürütme Konseyi Başkanı Murat Karayılan, İmralı’daki görüşmeler konusunda “Kolombiya devleti ile FARC örgütünün geliştirdiği gibi bir süreç” önerirken, mevcut girişimlerin bir amacının da saflarda beklenti yaratmak ve güçlerimizde rehaveti geliştirmek olduğunu kaydetti. Karayılan, “Bu yüzden kimse gevşememeli, herhangi bir beklentiye girmemeli, hiç kimse ‘hemen demokratik çözüm süreci gelişecek” gibi bir hayale kapılmamalıdır’ derken, 2013 yılına dönük geliştirmekte oldukları hazırlıkları ve planlamaları “asla ve asla” gevşetmeden yürüteceklerini vurguladı.

İmralı’da PKK Lideri Abdullah Öcalan ile yapılan görüşmeler konusunda, “Eğer devlet gerçekten ciddi bir kararlaşma düzeyini yaşamış ve bu anlamda adım atacaksa biz bunu karşılıksız bırakmayız” diyen Karayılan, ancak görünürde devletin böyle bir kararlaşmayı yaşadığı yönünde hiçbir belirti olmadığını söyledi. Karayılan ANF’ye verdiği mülakatta, devletin hesaplarını, Kürt hareketinin pozisyonunu, Lice’deki saldırıyı, Devlet Bakanı Egemen Bağış’ın açıklamaları ve medyada yürütülen bazı tartışmaları değerlendirdi.

DİYALOG VE MÜZAKERE SÜRECİ KAMUOYUNA AÇIK OLMALI

-Sayın Öcalan ile görüşmelerin kamuoyuna açık olması daha iyi olmaz mı?

Evet, biz diyalog ve müzakere sürecinin kamuoyuna açık olmasından yanayız. En doğrusu budur. Eğer buna gelirlerse biz buna açığız ve bunu istiyoruz. Daha önceki İmralı-Oslo görüşme sürecinde bize “bu kapalı olacak, asla ve asla kimse yansıtmayacak, yansıtılması beraberinde sürecin sabote olmasını sağlar, ancak sonuca ulaşılırsa taraflar sonucu kamuoyuna aktarır” denildi. Özellikle de aracı-dost grup bunu çok yoğun bir biçimde bir ilke olarak gündeme koydu. Biz de örgütlü bir güç olduğumuz için çok örgütlü ve disiplinli bir biçimde bu kurala harfiyen uyduk ve kendi yapımıza bile hiçbir biçimde yansıtmadık. Biz baştan beri verdiğimiz bu söze bağlı kalarak hiçbir şey yansıtmazken, karşı taraftan bilinen bir çevre bu görüşmeleri deşifre edip kamuoyuna yansıttı.

KOLOMBİYA-FARC ÖRNEĞİ

O dönem bu söz üzerinden kapalı kaldı ama şimdi açık da olabilir, biz açık olmasına daha çok taraftarız. Tıpkı Kolombiya devleti ile FARC örgütünün geliştirdiği gibi bir süreç olabilir. Yani orada nasıl ki hem devlet ve hem de FARC görüşmelerin başta Oslo’da, sonra da Havana’da devam edeceğini, her iki tarafın görüşmeleri sürdürmeye yeniden karar kıldıklarını kamuoyuna açıkladılarsa, böyle açık bir şekilde kamuoyunun önünde bir süreci resmileştirdilerse, biz de bunu daha çok isteriz. En doğru, en açık olan şey, süreci bu biçimde gündemleştirmektir. Yani bu biçimde yaklaşım daha doğru olacaktır. Benim eleştiri konusu yaptığım, kamuoyuna yansıtma konusu değildir. Daha ilk adımda bir propaganda konusu haline getirme tutumudur.

KAPSAMLI BİR HAMLENİN ZEMİNİ GÜÇLENDİ

-Demokratik kamuoyu ve halk bu konuda nasıl bir tutum geliştirebilir? Zira AKP yetkililerinin bu süreci alabildiğine psikolojik savaş malzemesi yaptığı ve bu şekilde yürüttüğü bir süreçten bahsediyoruz…

Evet. Mücadelemizin çok önemli bir sürece girdiğini herkes bilmeli. Biz hareket olarak önemli bir mücadele yılını geride bıraktık. Bu mücadele yılının birikimlerini ve tecrübelerini önümüzdeki yıl süreci acısından doğru değerlendirme ve mücadeleyi daha üst bir dereceye taşırma imkanını yakalamış bulunuyoruz. Yani hem bölgede yaşanılan çalkantılı süreç ve onun çeşitli sömürgeci devletler arasında yaratığı suni ilişki ve hem de halkımızın Batı’da yaşadığı devrimsel çıkış ile Kuzey’de gerillanın alan hakimiyetine dayalı gerçekleştirdiği hamle ve elde edilen tüm sonuçlar bir araya getirildiğinde Özgürlük Hareketi’nin daha güçlü bir mücadele sürecine girmiş olduğunu görürüz. Ancak “çok güçlüyüz, o zaman kimseyi kaale almayız” tarzında bir yanılsamayı yaşayan bir noktada değiliz.

Halkımız ve dostlarımız şunu bilmeli; mücadelemizin bugün yakaladığı elverişli koşullar, sonuç almak üzere kapsamlı bir hamlenin zeminini güçlendirmiş ve olanaklarını da artırmıştır. Muhtemelen Türk devleti de bunu az çok bildiğinden veya gördüğünden bir girişimle hem kendi konseptinin önünü açmak, hem de bizim yapacağımız yeni hamlesel çıkışların önüne geçmek istemektedir. Bu bir devlet için, kendi politikalarını yürütmek açısından olabilecek bir şey. Herkes elbet çıkarını düşünerek yeni adımlar atmaktadır. Türk devleti de bunu bu çerçevede hesaplıyor olabilir.

DEMOKRATİK CUMHURİYET, DEMOKRATİK ÖZERK KÜRDİSTAN

Ancak biz güçlü bir pozisyondayken, demokratik çözüme daha fazla eğilim gösteririz. Çünkü nihayetinde biz Türkiye’nin mevcut sınırları içerisinde Demokratik Cumhuriyet ve Demokratik Özerk Kürdistan stratejisine bağlıyız. Bu çözüm perspektifi bugün de hareketimizin resmi çözüm perspektifidir. Evet, bazen farklı arayışlar olabiliyor. Devletin her şeye kendini kapatması ve katliamları dayatması tabi ki doğal olarak bizi farklı arayışlara götürebilir. Bu bir seçenektir. Ama hala üzerinde durduğumuz nokta, Türkiye sınırları içerisinde Kürt sorununu çözme noktasıdır. Bu da Demokratik Cumhuriyet ve Demokratik Özerk Kürdistan perspektifinin esas alınması anlamına gelmektedir.

EĞER DEVLET CİDDİ BİR KARARLAŞMA İÇİNDEYSE KARŞILIKSIZ BIRAKMAYIZ

Biz bu noktada ısrarcı olacağız. Dolayısıyla eğer devlet gerçekten ciddi bir kararlaşma düzeyini yaşamış ve bu anlamda adım atacaksa biz bunu karşılıksız bırakmayız. Fakat görünürde devletin böyle bir kararlaşmayı yaşadığı yönünde hiçbir belirti yoktur. Görülen şey, daha çok Özgürlük Hareketi’ni zayıflatacak ve devre dışı kılacak bir formülasyonun uygulanmasıdır. Bugün bölgede PKK bir aktördür. PKK’yi bir aktör konumundan çıkarmaya dönük bir manevra olma olasılığı, ciddi bir biçimde gündemde olan bir durumdur.

Tüm halkımız ve dostlarımız şunu bilmeli; hareketimiz Önder Apo’nun etrafında her zaman kenetlenecek, demokratik çözüme açık olacak ama herhangi bir gevşeme yaratmadan hamlesel çıkışı önüne bir planlama olarak koyacaktır.

AMAÇLARI SAFLARDA BEKLENTİ VE REHAVET YARATMAK

Yani bu girişimlerin bir diğer amacı da saflarda beklenti yaratmaktır. Güçlerimizde rehaveti geliştirmek, daha fazla mücadele azmini gündemleştirme değil de beklentili ruh haline girip kararlı bir mücadelenin önüne geçmek istemektedir. Bunu tüm halkımız ve tüm gençlerimiz bilmeli. Katılımların önüne geçmek temel bir amaçları durumundadır. Bu nedenle katılım yapmak durumunda olan gençler tam da bu dönemde katılmalıdır. Mücadele etme durumunda olan hiçbir gücümüz herhangi bir tereddüt yaşamamalıdır.

HİÇ KİMSE HAYALE KAPILMASIN!

Mücadelemizin bir parçası ve karakteri olarak Önderliğimizle diyalog her zaman olabilecek bir şeydir. Bu, bizim mücadelemizi hamlesel boyutta örgütleyip geliştirmemizin önünde engel olamaz. Biz hareket olarak tüm dönem görevlerini 2012 yılı değerlendirmemizde ortaya koymuştuk. Bunların hepsi geçerlidir. Zaten değişen bir şey yok, henüz yansıyan bir şey de yok. Fakat devlet öyle yapıyor ki sanki Önderlikle bir diyalog oldu ve artık yeni bir süreç başladı gibi göstermeye çalışıyor. Böyle bir şey yok. Bu bir aldatmacadır. Bu bir psikolojik savaş propagandasıdır. Kürt kitlesini yanında tutma, saf-demokratik güçleri de beklentiye sokma ve onların mücadele azmini törpülemeye dönük bir politikadır. Bu yüzden kimse gevşememeli, herhangi bir beklentiye girmemeli, hiç kimse “hemen demokratik çözüm süreci gelişecek” gibi bir hayale kapılmamalıdır.

Çünkü AKP’nin geçmiş pratiği gözler önünde olduğu gibi, şimdiki duruşu da açık ortadadır. “Ya geleceksiniz çizgimize boyun eğeceksiniz ve güçlerinizi yurtdışına çıkaracaksınız ya da sizi ezerim, uluslararası güçlerle birlikte sizi darbelerim ve sizi ona zorlarım” demektedir. Ama nasıl ki AKP’nin 2011’de gündemleştirip 2012’de başarmak istediği Tamil örneği boşa çıktıysa ve tam tersine bir sonuç ortaya çıktıysa bu konudaki sömürgeci amaçlar da hiçbir şekilde sonuca gitmeyecek ve hareketimizin 2013 yılındaki başarısını hiçbir güç engelleyemeyecektir. Perşembenin gelişi Çarşambadan bellidir. Hareketimizin 2012 yılında sağladığı gelişme, edindiği tecrübe ve birikim kesinlikle başarı olanaklarını arttırmış bulunmaktadır.

Mücadelemizin hiçbir aşamasında herhangi bir gevşeme ve herhangi bir değişiklik yapmadan yoğun bir biçimde yüklenme ve yoğun bir şekilde 2013’ün büyük hamlesini, her alanda hazırlama çalışmalarını asla ve asla gevşetmemeliyiz. Unutmayalım ki özel savaşın bir amacı da budur. Hiçbir yurtsever çevre, hiçbir militan topluluk buna aldanmamalı ve buna dikkat ederek mücadelesine daha fazla yüklenmeyi esas almalıdır.

Ayrıca Türkiyeli dostlarımız, demokratik çevreler ve tüm dost kesimler bilmeli ki demokratik çözümden yanayız ama yaş tahtaya da basmayız. Bu konuda Önderliğimize sonuna kadar güveniyoruz. Önderliğimiz bu konuda hepimizden daha duyarlı davranmayı bilmiş bir pratiği sürekli sergilemiştir. Bu açıdan hareketimizin temkinliliği ve bu konuda tutarlı, kararlı bir duruşu sergileyeceği kesindir.

2013 HAZIRLIKLARIMIZI GEVŞETMEDEN SÜRDÜRECEĞİZ

Eğer gerçekten çözüme dönük bir belirti ve bir ışık gözükürse bunu sonuna kadar götürmeye dönük politikalar geliştiririz. Ama 2013 yılına dönük geliştirmekte olduğumuz hazırlıkları ve planlamaları asla ve asla gevşetmeden yürütmek durumunda olacağız. Bunu herkes bilmeli, tüm dostlarımız, tüm halkımız, özellikle Kürdistanlı kadın ve gençlik kesimleri, bütün öncü kesimler bunu bilmeli. Kendimizi daha fazla güçlendirmeliyiz, daha fazla etkin hale gelmeliyiz. Ancak böyle devleti çözüme zorlayabiliriz.

Şimdi onlar bizi yurtdışına çıkarmaya zorlamak istiyorlar. Hem şiddetle bize bunu dayatıyorlar, hem de çeşitli diyalog yollarıyla. Biz de yenilmez mücadelemizi ortaya koyarak onları çözüme zorlamalıyız. Yenilmez olduğumuzu, giderek güçlendiğimizi ortaya koyarak onlara asla başarılı olamayacaklarını göstermeli ve Türk devletini de artık Kürt halkını inkar etmekten, yine sömürgeciliği sürdürmekten vazgeçmeye zorlamalıyız. Başarıya gitmenin tek yolu budur. Eğer gerçekten bir çözüm süreci gelişse de yine de son imza atılana kadar hiçbir zeminde gevşemeden mücadelemizin sürdürülmesi kesin bir gerekliliktir. Ama bugün ortada bir şey yok. Henüz hiçbir şey söz konusu değilken ortamı bu kadar toza dumana boğmak bizde çok ciddi kuşkular yaratıyor. Bu nedenle kimse psikolojik savaş propagandalarına kulak asmamalı. Herkes bulunduğu yerde büyük bir azimle mücadelesine yüklenmeli. Özellikle halkımızın Kuzey’de serhildan hareketini pekiştirip güçlendirmesi bu noktada önem taşımakta ve genelde mücadeleye yüklenerek 2013 yılını bir başarı ve sonuç alma yılına dönüştürme hedefinde derinleşmeliyiz.

HERKES 20 BİN ŞEHİDİ OLAN BU HAREKETE SAYGI GÖSTERMELİ

Yine bugünlerde medyada boy gösteren diğer bir kısım Kürt kişilikler, silah bırakmayı dayatan değerlendirmelerde bulunuyorlar. Bu kesimler için neler belirtebilirsiniz?

Şimdi bazı kişi ve çevreler var, adeta görüşme olmuş, o zaman her şey bitmiş diyerek hemen “PKK silah bırakmalı” diye televizyonlara çıkıp boy vermekteler. Bakın devlet bile bizden silah bırakmamızı hemen istemiyor. Çünkü akıl dışı bir şeydir. Onu istemek işi yokuşa sürmektir. Ama işbirlikçi bazı şahsiyetler bunu istiyor. Yani bir kişi bu kadar kendi gerçekliğine, içinden çıktığı toplumun reflekslerine ve çıkarlarına ters bir duruş sergileyemez. Ama ne yazık ki Kürt toplumunda böyle tipler de ortaya çıkabilmektedir. Biraz vicdan olsa, biraz ar ve namus olsa hiç olmazsa “devlet görüşme başlatmışsa biz de bu görüşmelerin sonuç almasına dönük bir çaba gösterelim. En azından destekçi olalım” der. Ama bunlar hemen “PKK’ye yüklenelim” diye kılıç çekiyorlar. Bunun kadar alçakça bir duruş olamaz. Çirkincedir. Bunları kınıyorum. İnsaf! Bu halk bu kadar evladını verdi. 20 bin şehidi var; insan buna biraz hürmet gösterir. Ve bir devrim hareketi var buna biraz saygı gösterir.

PARAZİT YAPMAYIN

Benim bu çevrelere söyleyeceğim şudur; “lütfen ortalığı bulandırmayın. Yapabilecekseniz destek sunun ama böyle ortalığı bulandırmayın. Parazit yapmayın. Sizin parazitleriniz yüzünden bu sorun bu kadar tıkanmaya gidiyor.” Eğer Kürtler bir bütün kendi değer yargıları etrafında birleşmiş olsaydı elbette şimdiki durum ortaya çıkmazdı. Ama ruhunu satmış keklik soylu tipler Kürt halkını, bugüne kadar ezilen, trajedilerle karşı karşıya kalan, Roboskîler yaşayan bir halk durumuna getirmiştir. Bu bilinmeli. Ve bunlara diyoruz ki “bu tür davranışlardan vazgeçin. Artık yeter! Bu halkın özgürlük mücadelesinin fedailerine küfür etmeyin. Saldırmayın. Onların kendi canı karşılığında yarattığı değerler vardır. Bu değerler bu toplumun değerleridir. Saygı gösterin.” Benim bunlara söyleyeceğim şimdilik bunlardır.

AMED HALKINA ÇAĞRI: NUMANLARIN YOLUNU BIRAKMAYIN

-2013 yılına girişle beraber bölgeden yine çatışma haberleri geliyor…

Bakın, herkes gibi halkımız da sevinçle yeni bir yılı karşılamak ister. AKP devleti 2011’in sonunda, 28 Aralık’ta, bildiğiniz gibi Roboskî Katliamı’nı yaptı. Yeni yıla Kürt halkı eğlenerek veya kutlayarak değil, yas içinde girdi. Şimdi 2012’nin 31 Aralık gününde ise Amed’in Lice ilçesinde bir biçimde tespit ettiği bir gerilla grubunun üzerine büyük bir vicdansızlıkla, namert ve vahşi yöntemlerle giderek imha etti. Yine 31 Aralık günü, Avaşîn alanına dönük kapsamlı bir hava saldırısı gerçekleştirdi.

Nerede kayıp vermişsek, bu devletin güçlü olmasından değil, güçlerimizin verdiği açıktan kaynaklanmıştır. Hareketimizin hamleyi başlattığı Mayıs ayından bu yana ilk kez Türk devleti, bir grubu imha etmiş oluyor. Mutlaka verilmiş bir açıklık vardır. En önemli ve acı olan şey de Alan sorumlusu olan Numan arkadaş, 4-5 gün öncesinden basılan bu noktadaki birimin yanına geliyor ve kendisi de bu çatışmada şehit düşüyor. Bu bizim için ve tüm Kürdistan halkı için önemli bir kayıptır. Burada 10 arkadaş, kahramanca direnerek şehit düşüyor.

Başta Numan arkadaş olmak üzere, Amed halkının yiğit evlatları olan Rênas ve diğer yoldaşlarımızın sergilemiş oldukları bu direniş karşısında saygıyla eğiliyoruz. Onları Kürdistan Özgürlük Mücadelesi’ni yükselterek yaşatacağımızın sözünü veriyoruz. Bu değerli militanların yılbaşı gecesinde şahadete ulaşması ve büyük bir direniş sergilemesi hepimize olduğu gibi, tüm Amed gençliği ve tüm Kürdistan gençliğine bir mesajdır.

Amed’deki tüm şerefli-yurtsever gençliğe sesleniyorum; Numanların yolunu bırakmayın, bu kahramanların yolunda ilerleyerek gerillaya katılmayı ve Türk devletinin vahşi katliamcı gerçeğine cevap vermeyi kendinize görev bilmelisiniz. Bu temel görevinizdir. Biz bu yoldaşlarımızın Çemê Alîkê’de sergiledikleri direnişi 2013 yılının mücadele perspektifi yapma durumundayız. Evet, bir taraftan “Kürt sorununu çözüyoruz” diyorlar ama öbür taraftan da böyle katliamlar yapıyorlar. Hem de namert ve alçak yöntemlerle. Çağın en gelişmiş tekniğini kullanarak, üstelik bununla kalmayıp farklı imha silahları kullanarak (ki kimyasal silah kullandığı belirtisi var) bir avuç insana karşı binlerce askerle gidiyorlar. Her türlü tekniğin yanı sıra uluslararası düzeyde kullanımı yasak olan kimyasal silahları kullanmanın yiğitlik ve mertlikle bir alakası yoktur. Erdoğan ve danışmanı bununla övünüyor. Ama siz insanlık dışı silahları kullanarak ancak bu sonuçlara ulaşıyorsunuz ve böylece zayıflığınızı kapatmak istiyorsunuz. Bu tür insanlık dışı yöntemlerle hiçbir yere varamazsınız. Bin bir türlü hileyle, bazı Kürt öğelerini düşürmek ve Kürdü Kürde karşı kullanmaktan ancak sömürgeci egemenlik için her türlü kirliliği reva gören bir mantık övünebilir.

Fakat bu yoldaşlarımızın bıraktığı büyük fedai direniş geleneği, Kürdistan gençliğini mücadeleye daha fazla katılmaya yönlendirecektir. Buna kesinlikle inanıyoruz. Bu hareketin nereden sinerji aldığını iyi görmek gerek. Bu hareket her şehit halkasından büyük hamleler ve büyük çıkışlar yapan bir harekettir. Bunun için hiçbir zaman yenilmeyerek, her saldırı karşısında daha büyük bir direniş ve güçlenmeyle çıkmaktadır. Amed’de yaşadığımız bu şahadetlerle bu şehitler halkasının Kürdistan halkı ve gençliği için anısını yaşatmak üzere güçlü bir çıkış zemini olacağını belirtmek istiyorum. Ve bu temelde herkesi Numanların yolunda daha güçlü yürüyerek direnişi yükseltmeye çağırıyorum.

KATLİAMLAR BİR PSİKOLOJİK SAVAŞ KONSEPTİDİR

Dikkat edelim: Nasıl ki 2012’nin başında Roboskî Katliamı yapıldı. Şimdi de Çemê Alîkê katliamı yapıldı. Hem de farklı silahlar kullanılarak. Bu bir psikolojik savaş konseptidir. Toplumu sürekli bir yas ve matem havasında tutarak böylece iradesini kırma ve gözünü korkutma konseptinin birer programları olarak uygulanmaktadır. Bunlar çok bilinçli bir konsept temelinde yapılan saldırılardır. Hem halka ve hem de gerillaya dönük bu biçimde yeni yılı zehir etme, yeni yılda sömürgeci şiddetini dayatarak insanları zorla yola getirmenin bir gereği olarak bunlar yapılmaktadır. Fakat bilinmeli ki PKK bunlara panzehirdir. PKK’nin Apocu ruhu, her saldırı karşısında daha büyük bir direniş göstererek ve her şahadet halkasını daha güçlü bir çıkışın zemini haline getirerek bugünlere gelmiştir. Ve bu değerli yoldaşların şahadeti de kesinlikle böyle bir çıkışa yol açacaktır. Amed halkının derin yurtseverliği Numanları mutlaka yaşatacak ve bunu başaracaktır.

EGEMEN BAĞIŞ PALAVRACI BİR KİŞİ

-AB Bakanı Egemen Bağış sizi Avrupa’da kaçakçılık yapmakla suçladı. Bu açıklama hakkında neler belirteceksiniz?

Bu Egemen Bağış adındaki zat zaman zaman hareketimize karşı palavraya dayalı açıklamalar yapan bir kişidir. Son dediğiniz açıklamasında, PKK’nin Avrupa’da en büyük uyuşturucu trafiğini yönettiğini, nasıl ki Türkiye’de insanları silahla öldürdüğünü, Avrupa’da ise uyuşturucu ile öldürmekte olduğunu, bunu da Avrupa devletlerinin anlamış olduğunu ifade ederek, bu çerçevede bazı şeyler söyledi. Bu tamamen yalandır. Açıkça bir iftiradır. Bunu en iyi bilen de Avrupa devletleridir. Umarım Avrupa devletleri bu Egemen Bağış denilen kişinin konuşmalarına bakarak Türk devletinin PKK hakkında nasıl çarpıtmalarda bulunduğunu anlamış olacaktır. Çünkü Avrupa devletleri de çok iyi biliyor ki; PKK’nin uyuşturucu ile ilgili hiçbir ilişkisi bugüne kadar tespit edilmiş değildir. Bu kişi bu sözleri söylerken dayandığı hiçbir bulgu yoktur. Sadece suçlama ve propaganda olsun diye bu iddiaları ortaya atmaktadır.

Bu hareketin yüzlerce çalışanı Avrupa’da yargılanmış ve sorgulanmıştır. Bunların genellikle yargılanma nedenleri, örgüt üyesi olma ve para toplama gibi konulardır. Hiçbir yerde bu hareketin uyuşturucuyla ilgilenmiş olduğunu yansıtan herhangi bir bulgu ve belge yoktur. Çünkü böyle bir şey yok. Dolayısıyla Egemen Bağış’ın yaptığı bu açıklama tamamen yalandır. Doğru değildir. Avrupa devletlerinin Türkiye’nin ve ABD’nin dayatması sonucu, NATO çerçevesinde hareketimizi hedefleme durumları vardır. Bu haksız bir yönelimdir. Onu ayrıca değerlendirmek ve eleştirmek gerekiyor. Fakat Egemen Bağış’ın sözleri tamamen gerçek dışıdır.

KÜRT KURUMLARI SULTANDAĞI’NDAKİ KÜRTLERE SAHİP ÇIKMALI

-Afyon Sultandağı’nda 40’a yakın Kürt ailesinin çarşıya çıkamadığı ve baskı altında olduğuna yönelik haberler var. Buna dönük düşüncelerinizi alabilir miyiz?

Bu konuyu biz basından takip ettik. Bence Kuzey Kürdistan’daki ve Türkiye’deki Kürt kurumları, Sultandağı’ndaki Kürtlere karşı görevlerini yapmamaktadırlar. Mademki orada halkımız faşist saldırılara bu kadar maruz kalıyorlar; evleri, işyerleri ve arabaları bu kadar tahrip ediliyor, o zaman Kürt siyasetçilerinin ve değişik Kürt kurumlarının da bu insanlarımızı daha fazla sahiplenmesi ve oradaki insanlarımızın daha fazla zorda kalmalarına karşı sessiz kalmamaları gerekmektedir.

Tüm Kürtler bulundukları her yerde daha güçlü bir şekilde dayanışma içinde olmalıdırlar. Daha güçlü bir şekilde birbirlerine sahip çıkmalıdırlar. Bu konuda faşist çevrelerin saldırıları karşısında halkımızın daha duyarlı olması gerekmektedir. Biz şunu iyi biliyoruz: Erdoğan’ın Kürt siyasetçilerini ve Kürt halkını hedef gösteren, Türkiye toplumunu kışkırtan konuşmalarının bu tür faşist saldırıların artmasında rolü fazladır. Muhtemelen ilerde de bu tür saldırlar yoğunlaşabilir. Bu açıdan metropollerde bulunan tüm Kürtler kendi savunma sistemini geliştirmeli. Bunun en iyi yolu da kendi içinde geliştirecekleri örgütlülük ile birlikte dayanışma ve kendi savunmalarını geliştirmeleridir. Buradaki halkımız kendisini daha iyi bir biçimde savunabilmeli; kendini savunamayacak iseler de kendini savunabilecekleri yerlere taşınmalıdırlar.

Bu konu önemli. Belli ki bazı faşist odakların Kürt halkını sindirmeye dönük geliştirdikleri polis baskılarını, şiddeti, tutuklamaları yeterli görmeyip bizzat kitlesel linç uygulamalarıyla Kürt toplumunu bastırmak istemektedirler. Buna karşı Kürt toplumu duyarlı olmalı, her yerde örgütlü bir dayanışma içine girerek kendini savunabilmelidir. Ayrıca demokratik çevreler ve halkların kardeşliğinden yana olan bütün demokratik kesimler ile Kürt siyasetçileri de Afyon Sultandağı’ndaki insanlarımıza sahip çıkmalıdırlar. Bugüne kadar etkili bir sahiplenmenin olmaması ciddi bir eleştiri konusudur diye düşünüyorum.

DEMİR İÇİN BAŞSAĞLIĞI MESAJI

Bu arada sizin aracılığınızla şunu da söylemek istiyorum: 3 gün önce Bitlis’e bağlı Pirxus Belediye Başkanı Mehmet Demir’in bir hastalık nedeniyle vefat ettiğini duydum. Değerli emekçi, yurtsever Mehmet Demir’in ailesine başsağlığı diliyor, acılarını paylaştığımızı belirtmek istiyorum. Mücadelede emek vermiş, yurtseverliğiyle öne çıkmış ve halkımız tarafından seçilmiş Kürt siyasetçilerinin bu mücadelenin gelişmesinde önemli bir yeri olmuştur. Onların anılarını, onların bıraktıkları mücadeleyi daha da yükselterek yaşatmalıyız. Tüm yurtsever halkımızın Mehmet Demir’in Pirxus’ta bıraktığı mücadeleye sahip çıkması ve bu biçimde değerlerimizi, mücadelenin yükseltilmesinde bir zemin haline getirmesi gerekmektedir. Bu hepimiz için temel bir görevdir.

Karayılan : Açlık grevleri daha büyük tutumla sahiplenilmeli (Bolum 1)

DENİZ KENDAL

22 Ekim 2012

BEHDİNAN – Hayati bir aşamaya giren süresiz dönüşümsüz açlık grevlerini değerlendiren KCK Yürütme Konseyi Başkanı Murat Karayılan, basın açıklamaları, kısa yürüyüşlerin bu saatten sonra ölümleri engelleyemeyeceğini belirterek, tutsakların eyleminin daha büyük tutumla sahiplenilmesini istedi. Karayılan eylemi sona erdirmenin de taleplerin karşılanmasıyla mümkün olduğuna dikkat çekerek sorumluluğun AKP’de olduğunu söyledi.

Türkiye ve Kürdistan cezaevlerinde PKK ve PAJK’lı tutsaklar tarafından başlatılan ve milletvekilleri, gazeteciler, belediye başkanları, barış annelerinin de içinde bulunduğu yüzlerce tutsak tarafından sürdürülen süresiz dönüşümsüz açlık grevleri 41. Gününe girdi.

ANF’nin sorularını yanıtlayan KCK Yürütme Konseyi Başkanı Murat Karayılan, eylemin Kürt sorununun çözümünde bir yol haritası anlamını taşıdığına dikkat çekerek tüm toplumsal kesimleri, demokratik çevreleri tutsakların taleplerine sahip çıkmaya çağırdı.

Basın açıklamaları, kısa yürüyüşlerin bu saatten sonra yetersiz kalacağını vurgulayan Karayılan,” açıkça belirteyim; Kürt halkı kendi evlatlarının hayatlarını ortaya koyarak verdikleri bu mesajı elinin tersiyle iten Türk sömürgeciliğine karşı tutum sahibi olmalıdır. Sadece halkımız bu eylemselliğe sahip çıkmalı, demiyorum; halkımızın, cezaevlerinde geliştirilen bu eylemi kendi eylemi olarak görüp, tümüyle bu eylemle bütünleşmelerini belirtiyorum” diye konuştu.

Karayılan açlık grevinin sonlandırılmasına ilişkin topun Kürt Halk Önderi Abdullah Öcalan’a atılmasını da doğru bulmadıklarını belirterek, “açlık grevini sona erdirmek ve şahadetlerin önüne geçmek, tutsakların isteklerini yerine getirmekle mümkündür” dedi. Sorumluluğun AKP Hükümeti’nde olduğunu söyledi.

12 Eylül gününden itibaren Kürdistan ve Türkiye zindanlarında PKK’li ve PAJK’lı tutsaklar tarafından başlatılan bir açlık grevi eylemi söz konusu. 40. gününe (41. Gün) girmiş bulunan greve katılan eylemci sayısı 500’ü aşmış durumda ve gün geçtikçe de bu rakam artıyor. Siz bu eylemi nasıl değerlendiriyorsunuz? 

Öncelikle mücadele tarihimizin bu önemli aşamasında büyük bir sorumlulukla yaşamlarını ortaya koyarak bu eyleme katılan tüm devrimci militanları büyük bir saygıyla selamlıyorum. Başlattıkları bu değerli ve anlamlı eylemlerinde üstün başarılar diliyorum.

Zindanlarda bulunan arkadaşlar tamamen kendi inisiyatifleri ve kararları temelinde bu eylemselliğe girişmişlerdir. Bu konuda dışarıdan iletilmiş herhangi bir görüş, öneri ve karar durumu söz konusu değildir. Mevcut eylemsellik kararlaşması tamamen arkadaşların kendi yoğunlaşmaları ve öz kararları sonucu gelişmiş bulunmaktadır. Zaten PKK olarak geleneğimizde dışarıdan zindanlara, “şunu yapın, bunu yapın” biçiminde talimat gönderme tarzı yoktur. Çünkü felsefemiz zaten herkese bir sorumluluk yüklemektedir. Dolayısıyla herkes bulunduğu alanda, özellikle de tutsakların bulundukları zindan ortamında kimin ne yapabileceğine kendilerinin karar verme durumu esastır. Bu yüzden hemen her dönemde zindanlardaki hareketin kadro ve sempatizanları kendi inisiyatifleriyle hareket etmişlerdir. Nasıl ki 1982 sürecinde Mazlumlar, Ferhatlar, Kemal ve Hayriler kendi kararlarıyla eyleme girişmişlerse, bugün de aynı şekilde bu direnişe girmiş bulunan Kürdistan halkının değerli evlatları, hareketin kadroları kendi inisiyatif ve kararlarıyla bu eyleme başlamışlardır.

Bu eyleme, sürece katkı sunma sorumluluğuyla karar vermişlerdir. Büyük bir fedakarlıkla gelişen direniş mücadelesine katkı sunma ve demokratik çözümü dayatarak sorumluluklarının gereğini yerine getirmek istedikleri anlaşılmaktadır. Aslında gelişen savaş sürecine zindanlardan gelen bir müdahale olmaktadır. Bilindiği gibi bugün Kürdistan’da Türk sömürgeciliğinin geliştirdiği kapsamlı bir savaş var ve buna karşı Önderliğimizin, halkımızın ve hareketimizin de direnme mücadelesi vardır. İşte zindanlardaki tutsak arkadaşlar da bu sürece müdahale ederek, barış ve demokratik çözüm formülünü hayatları pahasına ortaya koyma eylemine girişmişlerdir.

‘TUTSAKLARIN EYLEMİ ÖZÜNDE BİR BARIŞ EYLEMİDİR’

Peki, tutsakların taleplerini nasıl değerlendiriyorsunuz? 

Bu eylemde tutsaklar kendileri için bir şey istememektedirler. Sanırım tutsaklar ilk kez cezaevi koşullarına veya cezaevlerindeki uygulamalara dönük değil de, ülke koşullarına dönük böylesi büyük bir eyleme girişmiş bulunmaktadırlar.

Nedir istekleri? Önder Apo’nun özgürlüğü, anadilde eğitim ve savunma hakkıdır. Bu hakların Türkiye’de verilmesi barış ve demokratik çözüm sürecinin geliştirilmesi anlamına gelmektedir. Dolayısıyla tutsakların geliştirdiği eylem, özü itibarıyla bir barış eylemidir. Bu eylemleri, iki halkın bir arada, özgür-eşit bir tarzda yaşayabilmesi temelinde barışın nasıl gelişebileceğini gösteren bir yol haritası durumundadır.

Bazı çevreler, savaşın durdurulmasını ve barışın geliştirilmesini hedeflerler. Hatta bu konuda çok çeşitli çabalar sergiledikleri gibi, zaman zaman çağrılar da yaparlar. Şimdi cezaevinde rehin olarak tutulan Kürt siyasetçileri hayatlarını ortaya koyarak sadece çağrı değil, çözümün yolunun açılmasını da sağlamaya çalışmaktadırlar. Çünkü ileri sürdükleri istekler, Türkiye’de ve Kürdistan’da barış ve demokratik çözüm süreci için başlangıç olacak olan temel ilkelerdir.

Yani bugün Kürdistan’da anadilde eğitim hakkı sağlanır, Önder Apo özgürleştirilirse, zaten diyalog süreci ve Kürt sorununun barışçıl yöntemlerle çözüm zemini güçlüce yaratılmış olunacaktır. Bu açıdan savaşın durmasını isteyenler, barıştan yana olanlar, özgürlüklerden ve demokrasiden yana olanlar, iki halkın bir arada-eşit bir tarzda yaşamasını isteyenler ve Türkiye’nin bütünlüğünden yana olanların hepsi açlık grevi eylemcilerinin arkasında olmalıdırlar. Onların sesine güç katmalı ve isteklerinin gerçekleşmesi için çaba göstermelidirler. İşte net bir biçimde çözüm adresi ve çözüm yolu budur.

‘YENİ BİR AÇILIM VAR SÖZÜNÜN HİÇBİR DEĞERİ YOK’

Bugünlerde Türkiye’nin gündemine zaman zaman yeni bir süreç başlıyor, yeni bir açılım var denilerek bazı iddialar ortaya atılmaktadır. Aslında onların hiçbirisinin gerçek anlamda değeri yoktur. Çünkü, hiç birisi doğru değil. Değeri olan şey, işte tutsakların ortaya koyduğu bu eylemdeki amaçlardır. Bu nedenle tutsakların bu eylemi, kendi koşullarının düzeltilmesi ya da kendi yaşamları için değil, Türkiye ve Kürdistan’da barışın gelişmesi, toplumun huzurlu, özgür ve demokratik bir yaşama kavuşması için kendi hayatını ortaya koyma eylemidir. Bu açıdan çok değerli ve çok anlamlı bir eylemdir. Yine çözümün adresini gösteren ve çözümün zeminini yaratmayı hedefleyen bir eylemsellik olması itibarıyla ortaya konulan farklı bir takım eylem çeşitlerinden çok daha öte ve kapsamlıdır. Bugün tüm Kürt halkının ve barıştan, demokrasiden yana olan tüm Türkiyeli emekçi kesimler ile demokratik çevrelerin amacı da budur. İşte bu amacı kısa ve net bir biçimde ortaya koyarak gerçekleşmesini isteyen devrimci tutsakların bu tutumu ve duruşu bu nedenle tarihi değerde bir öneme sahiptir.

‘AKP VE TÜRK MEDYASININ TAVRI: KÖR-BENCİL SÖMÜRGECİLİK’

Türk basın-yayın çevreleri bu eyleme yer vermediği gibi, AKP ise bu eyleme ve yankılarına karşı gözünü ve kulaklarını kapatmış bir durumda… 

Evet. Bu eylemin bu denli içerikli mesajlarına ve barışa, tüm Türkiye toplumunun geleceğine dönük yüklü amaçlar taşımasına rağmen, Türkiye basın-yayın çevrelerinin ve AKP hükümetinin bu kadar duyarsız yaklaşmış olmasını tek bir şeyle izah etmek mümkündür: Kör-bencil sömürgecilik. Kendi kirli amaçları dışında her şeyi teferruat görüp, hiçbir şeyi görmeyen, egemen-şovenist sömürgeci zihniyet. Bunun dışında hiçbir izahı yoktur. İnsanlar barış ve demokratik çözüm için hayatlarını ortaya koymakta, yüzlerce kişinin katıldığı açlık grevi 40. gününe girmiş bulunmakta ama Türk basını ile Türk devleti bunu görmemektedir. Bu başka neyle izah edilebilir. Bunun insanlıkla alakası var mıdır? Bunun hukukla ve adaletle alakası var mıdır? Bu tutsaklar Kürt oldukları ve onurlu barışı savundukları için görmezden gelinmektedirler.

Önder Apo’nun özgürlüğü Türkiye’ye barış getirme ile eş anlamlıdır. Bu, özgürlük temelinde onurlu barışı isteyen bir tutumdur. İşte sömürgeci zihniyet ve egoist mantık bunu görmek istememektedir. Bunun için gözlerini kapatmaktadırlar, bunun için görmezden gelmektedirler.

Tutsaklar, yaptıkları açıklamada hiçbir gücün kendilerini bu eylemden caydıramayacağını, bu konuda yalnızca Sayın Öcalan’ı esas alacaklarını belirttiler. Bu belirtilenlere denk bir kararlılığın olduğu da gözleniyor ve eylemcilerin sağlık durumları giderek kötüleşiyor. Yine bu eylemin özellikle Kürdistan kamuoyunda yaratmış olduğu bir hareketlilik var. Aileler, tutsak yakınları ve kimi demokratik çevreler sokaklarda tutsakların sesini duyurmaya çalışıyorlar. Siz bu girişimleri yeterli görüyor musunuz? Aileler, siyasetçiler ve demokratik kesimlerin üzerine düşen görevler nelerdir? 

Türkiye’de gerçek anlamda demokrasiden, barıştan ve halkların kardeşliğinden yana olan çevreler artık Türk devletinin sömürgeci zihniyetinin yarattığı bu engeli, engel olmaktan çıkarmalıdır. Bunun için daha fazla mücadele yürütmek temel görevdir. Demokrasi güçleri, kendi görevlerine sahip çıkmalı, demokratik kamuoyunu uyaran girişim ve eylemlerle, bu eylemcilerin çığlıklarına kulak verilmesi sağlanmalıdır. Bu, Türkiye’deki tüm emekçi, demokrat ve barıştan yana olan tüm kesimler ile tüm hümaniter çevrelerin temel görevidir.

‘BU ÇIĞLIĞA KULAK TIKAMAK TÜRKİYE’Yİ PARÇALAMAKTIR’

Çünkü eylemciler, “Türkiye’nin bütünlüğü ve Türk-Kürt halklarının ortak yaşamı, Önder Apo’nun özgürlüğü ve Kürtlere anadil hakkının tanınmasıyla mümkündür. Bunu sağlamalısınız ki, sonrasında demokratik çözüm süreci ve kalıcı barış sağlansın” demek istemektedirler. Bunun için hayatlarını ortaya koymaktadırlar. Dört duvar arasında, esir alınmış, rehin tutulan Kürt siyasetçileri ve militanları daha başka ne yapabilirler ki? Bundan daha büyük samimiyet olabilir mi? Barış ve özgürlük uğruna hayatını ortaya koyma tutumu kadar samimi, hayata, yaşama ve geleceğe bu kadar temiz yaklaşan bir durum olabilir mi?

“Biz özgürlük ve barış istiyoruz; bir arada eşit olarak yaşamak istiyoruz. Bunun için hayatımızı ve yüreğimizi ortaya koyuyoruz” diyen bir çığlık vardır. Bu çığlığa kulak tıkamak Türkiye’yi parçalamaktır. Bu çığlığa anlam vermemek, “nereye gidiyorsanız gidin” tutumuyla eş anlamlıdır.

Kürt halkı da bundan gereken sonucu çıkarmak zorundadır. Açıkça belirteyim; Kürt halkı kendi evlatlarının hayatlarını ortaya koyarak verdikleri bu mesajı elinin tersiyle iten Türk sömürgeciliğine karşı tutum sahibi olmalıdır. Çünkü kendi özgür geleceğini belirleyecek olan böylesi asil bir duruşa sırt çeviren bir zihniyetle Kürt halkının ortak hiçbir şeyi olamaz. Bu nedenle sadece “halkımız bu eylemselliğe sahip çıkmalı” demiyorum, halkımızın, cezaevlerinde geliştirilen bu eylemi kendi eylemi olarak görüp, tümüyle bu eylemle bütünleşmelerini belirtiyorum. Özgür gelecek de ancak böyle yaratılabilir.

‘YÜRÜYÜŞ VE BASIN AÇIKLAMALARI BU SAATTEN SONRA YETERLİ OLMAZ’

Biz daha önce de dedik: Dönem çok tarihsel, olağanüstü bir dönemdir. Bu dönemde herkesin elini taşın altına koyması gerekmektedir. Kürt sorununda çözüm için herkesin fedakarlık yapması gerekmektedir. Bugün cezaevlerindeki öncü kadrolar ve siyasetçiler hayatları pahasına bir sorumlu tutumu ortaya koymuşlardır. Bu sorumlu tutum etrafında birleşmek, kenetlenmek ve toplumsal eylem gücünü ortaya koymak Kürt sorununda çözümü getirebilecektir. Dolayısıyla halkımızın sadece bazı basın açıklamalarıyla ya da bazı kısa süreli yürüyüşlerle sahip çıkma biçimindeki tutumu bu saatten sonra yeterli değildir. Daha güçlü eylemselliklerle Türkiye ve dünya kamuoyunun gündemine taşımak, böylece şahadetlerin önüne geçmek zorunlu hale gelmiş bulunmaktadır. Hem Kürdistan’daki değerli yurtsever halkımız ile demokratik kurum ve kuruluşlar, hem de yurtdışındaki Kürdistanlılar çok değerli amaçlar için hayatlarını ortaya koyan bu değerli evlatlarına güçlüce sahip çıkabilmelidir. Böylece şahadetler yaşanmadan adımların atılmasını sağlayarak barış ve demokratik çözüm sürecinin önünü açmak üzere herkes sorumluluklarına daha fazla sahip çıkmalıdır. Bugün yapılması gereken budur. Yani daha fazla sahiplenme, güçlüce bir toplumsal tutum ortaya koyma temelinde hem şahadetlerin önüne geçme, hem de kalıcı barış ve çözüm sürecinin gelişmesini sağlamaya dönük gereken fedakarlığı yapma dönemi gelmiş bulunmaktadır.

‘AÇLIK GREVLERİNİ ÖCALAN DEĞİL AKP SONA ERDİRECEK!’

Bu konuda, “açlık grevleri ancak Öcalan’ın çağrısıyla sona erebilir” diyerek topu Önder Apo’ya atmak da doğru değildir. Açlık grevini sona erdirmek ve şahadetlerin önüne geçmek, tutsakların isteklerini yerine getirmekle mümkündür. Bu da AKP hükümetinin, daha doğrusu Başbakan’ın bu konuda karar almasıyla mümkün olacak bir şeydir. Dolayısıyla mücadelenin hedefi bu olmalıdır. Yaşanacak sonuçlardan doğrudan Başbakan sorumludur. Tutsakların istemleri doğal ve meşru olduğu kadar, temel bir sorunu köklü bir biçimde çözmenin yolunu açacak istemlerdir.

Sonuç olarak; arkadaşlarımızın zindanda geliştirdikleri ve Türkiyeli bazı devrimci militanların da desteklemek üzere katılmış oldukları bu açlık grevinin sıradan bir açlık grevi olmadığını, Türkiye’nin geleceğini belirlemeye dönük amaçlar taşıdığını, barış ve özgür birliği hedeflediğini herkesin görmesi gerekmektedir. Bugün Türkiye’de ve Kürdistan’da ezici çoğunluğun amacı da budur, yani eşit-özgür bir biçimde bir arada yaşamaktır. Kürt halkının bastırılması, polis copu ve jandarma dipçiği altında ezilmesi temelinde sağlanan bir sükunet değil, Kürt halkının da öz iradesiyle katılım sağladığı, kabul gördüğü, kendini yaşayabildiği, diliyle ve kültürüyle özgürce yaşadığı demokratik bir ortamın olduğu onurlu barış. Egemen sömürgeciliğin sözünü ettiği teslim alma temelindeki sükunet barış değildir. Dipçikler altında ezilen bir halkın üzerinde kurulmuş olan sistem sömürgeci sistem olur; toplumun özgür iradesine dayalı bir sistem olamaz.

Bu açıdan istenilen barış, özgür-eşit birliğe dayalı barıştır. Bunun için insanlar hayatlarını ortaya koymaktadır. Herkesin bu gerçeği görmesi ve bu temelde en güçlü bir biçimde cezaevleri direnişçileriyle bütünleşerek fedakarlık yapması gerekmektedir. Ben bu temelde bütün Kürdistanlıları, barıştan ve demokrasiden yana olan tüm emek ve demokrasi güçlerini daha güçlü bir biçimde görevlerine sahip çıkmaya çağırıyorum.

Karayılan : Yumuşama Isteniyorsa Yapılacaklar Ortada (Bolum 2)

DENİZ KENDAL

22 Ekim 2012

BEHDİNAN – KCK Yürütme Konseyi Başkanı Murat Karayılan, yeni bir yumuşama süreci yönündeki söylemlerin gerçeği yansıtmadığını belirterek, “yumuşama deniyorsa cezaevi direnişçilerinin ortaya koydukları talepler var, bunlar üzerinde durulsun” dedi. Türkiye Başbakanı Erdoğan’ın ‘PKK’nin stratejisi çöktü’ sözüne de “eğer PKK’nin stratejisi çökmüş olsaydı bu kadar yalana sarılmazlardı. PKK’nin stratejisi yükseliyor, -bunun karşısında sömürgecilik çırpınıyor. Gerçek budur” şeklinde yanıt verdi.

KCK Yürütme Konseyi Başkanı Murat Karayılan, ANF’ye verdiği mülakatın ikinci bölümünde yumuşama söylemleri, Türkiye Başbakanı Tayyip Erdoğan’ın ‘PKK’nin stratejisi çöktü’ sözü, Kurban Bayramı’nda ateşkes koşulları ve ABD Büyükelçisi Ricciardone’nin açıklamalarını değerlendirdi.

‘Yumuşama ortamı oluyor, yeni bir açılım olacak’ sözlerinin gerçeği yansıtmadığını belirten Karayılan, “devlet veya yumuşamadan yana olan bir takım demokratik çevreler böyle bir sürecin gelişmesini istiyorlarsa, cezaevi direnişçilerinin ortaya koydukları talepler üzerinde durmalıdırlar” şeklinde konuştu.

Türkiye Başbakanı Erdoğan’ın PKK’nin stratejisi çöktü sözlerine de yanıt veren Karayılan, “eğer PKK’nin stratejisi çökmüş ve gerçekten denetim dışı bir karış toprak bile yok ise neden uçaklarınız Türkiye sınırları içerisindeki dağları saatlerce ve günlerce bombalıyor? “ diye sordu.

Karayılan Kurban Bayramı’nda ateşkes yapılabilme koşullarının da AKP hükümetinin politikaları nedeniyle ortadan kalktığını, ancak HPG güçlerinin mübarek günlere saygı gereği bayramda sivil alanlarda konuşlanan devlet güçlerine karşı herhangi bir eylem yapmayacağını açıkladı.

KCK Yürütme Konseyi Başkanı Karayılan, ABD Büyükelçisi Ricciardone’nin “PKK’ye karşı Bin Ladin yöntemi” şeklindeki açıklamalarının ellerindeki istihbarat bilgilerini doğruladığını kaydetti. ABD’nin çıkarları gereği çatışmanın sürmesinden yana olduğunu belirtti.

‘SÖMÜRGECİLİK AKP İLE KENDİNİ YENİLEMEK İSTEDİ AMA OYUN TUTMADI’

Türkiye Başbakanı Erdoğan geçtiğimiz hafta içinde yapmış olduğu bir konuşmada “akan kanı durduracaksa görüşmeleri hemen başlatabiliriz, gerekirse MİT müsteşarını hemen İmralı’ya gönderirim” anlamına gelecek kimi sözler sarf etti. Bahsi geçen bu konuşmanın hemen ardından, Cumartesi günü yapmış olduğu konuşmasında ise PKK’nin stratejisinin çöktüğünü ve bir karış toprağın bile Türk ordusunun denetiminden çıkmadığını iddia etti. PKK’nin stratejisi çöktü mü? 

Erdoğan’ın yaptığı şey, TC Devleti’nin 1925’ten bu yana yaptığı şeylerin aynısıdır; onun bir tekrarıdır. Türk devleti 97 yıldan bu yana Kürdistan’a ve Kürtlere ilişkin hiçbir zaman doğruları söylememiş, her daim yalan söyleme temelinde siyaset yürütmüştür. Her şeyden önce “Kürdistan” adını inkar ettiler, “böyle bir şey yok” dediler. Halkın gelişen direnişlerini hep dışarıya bağladılar. “Dış mihrak var” dediler. Halkın en doğal talepleri karşısında katliamlar gerçekleştirdiler, “eşkıyadır” dediler, “şakidir” dediler, “bebek katilidir” dediler, “teröristtir” dediler. Oysa kendileri Kürdistan’da hep terörizmi geliştirdiler ve katliamlar yaptılar. Anaların karnındaki bebeleri bile süngülere taktılar. Bütün bunlarla birlikte sürekli yalan söyleyerek Türkiye toplumunu yanlış empoze ettiler. Tarihin en büyük dezenformasyonu, Türk devletinin Kürdistan’da gerçekleştirdiği dezenformasyondur. Sürekli yalana dayalı siyaset yürüttüler ve bunu bugün de hiç utanmadan devam ettiriyorlar.

İşte Türk sömürgeciliği katı inkara ve yalana dayalı olan bu politikasının sonuna geldiği bir aşamada, büyük bir çıkmazla yüz yüze iken AKP zihniyeti buna imdat gibi yetişip, “siz yanlış yaptınız, her şeyi inkar ettiniz, bazı şeyleri söyleyip Kürtlerin sırtını sıvazlamak gerekiyordu, Osmanlı döneminde böyle yapılıyordu, siz böyle yapmadınız, ben böyle yapıp aynı şeyi gerçekleştireceğim” diyerek devreye girdi. Yani Türk sömürgeciliği AKP yoluyla kendisini yenilemeye çalıştı.

Halkımızın dini duygularını kullanarak, “size Kürt kardeşlerim diyorum, daha ne istiyorsunuz” diyerek ve bazı işbirlikçi aileleri de para-pula boğarak sonuç alacaklarını sandılar ama halkımızın geliştirdiği mücadele, AKP eliyle oynanmak istenen bu oyunu da açığa çıkardı. Sömürgecilik aynı sömürgeciliktir; inkar aynı inkardır. “Tek millet, tek devlet, tek bayrak, tek vatan, tek dil” söylemi 19. yüzyılın bir söylemidir ve kaynağını ırkçı-faşist bir zihniyet yapılanmasından almaktadır. Tekçilik, toplumları zorla kalıba sokma tutumudur. Bu faşizm değil de nedir? Toplumun geleneklerini, dilini ve kültürünü yasaklayarak biçimlendireceksin, tek bir millet yaratacaksın. Bu, insanlığa şiddetin dayatılmasıdır. Tekçilik şiddettir.

Şimdi AKP olarak ortaya çıkacaksın, bir taraftan “tek millet” diyerek Kürt halkının her türlü doğal haklarını zorla engelleyeceksin, bunun için şiddet uygulayacaksın. 10 bin kişiyi cezaevine atacaksın, yüzlerce kişiyi katliamdan geçireceksin, sonra da kalkıp, “ülkede terör var, silahla kimse hak arayamaz silahla hak arama dönemi geçmiştir, elde silah hak istenemez” diyeceksin! El insaf derler. Sen şiddet ve silahla bir toplumu ortadan kaldırıyorsun ama bunu görmeyip doğal bir biçimde var olmak için kendini savunan o topluma “silahlısın” diyorsun.

En büyük silahlanmayı Türk ordusu ve Türk polisi gerçekleştirmiştir. Elindeki en ileri teknolojinin acımasız silahlarıyla Kürdistan dağlarını bombalayıp, bu coğrafyanın ve bu tabiatın tüm doğal güzellikleri yok edilirken şiddet uygulamış olmuyor da, Kürt halkının öz evlatlarının ellerine almış oldukları kleşle kendilerini savunmalarına şiddet diyor. En büyük silahı siz kullanıyorsunuz, en büyük vahşeti ve katliamı siz yapıyorsunuz! Ama onlar bunu görmez. Devlet oldukları için, sömürgeci egemen güç oldukları için bu onlara mubahtır. Bu zihniyetle yaklaşıyorlar.

‘BİR KARIŞ DENETİM DIŞINDA DEĞİL SÖZÜ YALANDIR’

Hukuk diyorlar. Senin hukukun sömürgeci hukuktur. Sen o hukukla özgür kimlikli Kürt insanlarını suçlu görüp içeri atıyorsun. Bugün 8 bin kişiyi KCK adı altında içeri atmanın başka ne gibi bir izahı olabilir? Onların ne suçu var? Şiddete bulaşmışlar mıdır? Hayır. Ne yapmışlar? Kültür faaliyetini yürütmüşler. Ne yapmışlar? Basın faaliyetini yürütmüşler. Sanat faaliyeti yürütmüşler. Siz sanatçıları içeri atmışsınız. İcra ettiği sanat Kürt sanatı oldu mu “KCK’lidir” diyerek içeri atıyorsunuz. Yani Kürt halkına dönük bir zulüm vardır ve bu zulme karşı halkımız direniyor, direnecektir. Halkımızın bu zulme karşı direnişi, gayet tabii ki meşru bir direniştir.

O zaman ben de sorarım: Eğer PKK’nin stratejisi çökmüş ve gerçekten denetim dışı bir karış toprak bile yok ise neden uçaklarınız Türkiye sınırları içerisindeki dağları saatlerce ve günlerce bombalıyor? Başbakan bunu izah etsin. Uçaklar daha önce Güney Kürdistan’ı bombalıyorlardı. Doğrudur, Güney Kürdistan’ı şimdi de bombalıyorlar ama Kuzey Kürdistan’ı daha fazla bombalıyorlar. Bu yüzden öncekilere artı olarak 75 tane savaş uçağı Kürdistan’a kaydırıldı. Bunun nedeni bombalanan yerlerin artmasıdır. Artık sadece Kandil ve Zap değil, artık Şemdinli, Gever, Çelê, Colemêrg, Beytüşşebap, Şırnak ve Siirt’e bağlı Herekol dağları bombalanıyor. Bütün bu yerler Türkiye sınırları içerisinde değil midir?

Bir ordu gidebileceği yere uçak göndermez. Hadi diyelim önden uçak gönderdi ama bu durumda sonradan kendisi de gider. Eğer sen kendin gitmiyorsan, sadece uçakla bombardıman yapıyorsan o zaman orası senin denetiminde değildir. Dolayısıyla Başbakan’ın o sözünü ettiğiniz, “bir karış toprağımız bile denetim dışında değil” sözü bir yalandır. Daha önceki bir röportajda “eğer doğru söylüyorsa, 2 yıl önce ziyaret ettiği Şemdinli-Gediktepe’yi bir kez daha ziyaret etsin” demiştik. Geldi mi? Hayır. Şurası bir gerçek ki, gerillanın denetim sahaları olmasaydı, gerilla bu kadar gücüyle içeride yaşayamazdı. Ama ısrarla bu gerçeği gizlemeye çalışıyorlar.

‘ÖĞRETMENLER TUTUKLANMIYOR, UYARILIYORLAR’

AKP devleti topluma ilişkin de çok çeşitli dezenformasyon faaliyeti geliştirmektedir. Iğdır’ın Bulakbaşı Köyü’nde yaşanan olaya ilişkin, Türk basını, Türk siyaseti, MGK ve en son da bizzat Başbakan’ın kendisi büyük bir dezenformasyon yapmış bulunmaktadır. Gündüz vakti herkesin gözü önünde gerçekleşen bir şeyi tersine çevirerek bu biçimde kullanmaları çok ilginçtir. Bu, Türk sömürgeciliğinin gerçeğini yansıtan çok çarpıcı bir örnektir. Uyumlu bir koro olarak, tüm basın manşet attı, “günün fotoğrafıdır” dedi.

Peki, o fotoğraf nasıl oluşturuldu? 

Neymiş efendim; gerillalar gelmiş 6 öğretmeni götürmüş, köylüler de, kadın, çoluk, çocuk, ihtiyar demeden bir bütün olarak gerillaların önüne geçmiş ve öğretmenleri kurtarmış. Bu bir çarpıtma.

Gerillaların köye geldiği doğru. Öğretmenleri gözaltına da alıyorlar, bu da doğru. Ancak öğretmenler gözaltına alınıp köyün dışında daha kırsal bir alana götürüldükten sonra gereken konuşmalar ve uyarılar yapılıyor, ardından ise bu öğretmenler bırakılıyorlar. Bırakılan öğretmenler köye girerken köy halkı onların geri döndüğünü görünce herkes önüne çıkıp “geçmiş olsun” diyor. Yani doğru, sevinç var ama bu sevinç, öğretmenler geri gelmiş, sağlam bir şekilde döndüğü için yaşanan sevinçtir. Ama burada köylülerin gerillaya karşı gelmesi ve tepki göstermesi gibi bir şey yoktur.

Bir de şunu belirteyim; Nerede öğretmenler kaçırılmış da birkaç saatten fazla tutulmuşlardır? Hiçbir yerde. Çünkü öğretmenler tutuklanmıyorlar. Öğretmenler uyarılıyorlar. Birkaç saat gözaltında tutulup ifadeleri alınıyor ve kendilerine bir takım uyarılar yapılıyor. Bu faaliyet orada da icra edilmiştir. Diğer başka yerlerde de yapıldığı gibi burada da aynı şey yapılmıştır, herhangi bir engellemeyle karşılaşılmamıştır. Gereken işlemler yapıldıktan birkaç saat sonra orada öğretmenler salıverilmiş, öğretmenler köye girerken köyün girişinde köylüler de onları karşılamıştır. Yaşanan olay budur.

‘PKK’NİN STRATEJİSİ YÜKSELİYOR, SÖMÜRGECİLİK ÇIRPINIYOR’

Başbakan ise bunu PKK’nin stratejisinin çöktüğüne belge olarak gösteriyor… 

Eğer PKK’nin stratejisi çökmüş olsaydı onlar bu kadar yalana sarılmazlardı ve bu kadar telaş içinde olmazlardı. Durum öyle değildir. PKK’nin stratejisi yükseliyor, başarı kazanıyor, bunun karşısında sömürgecilik ise çırpınıyor. Gerçek budur. Bu konuda yaşanan gerçek ortadadır. Kimse bunu gizleyemez. Kürt halkı kendisine dayatılan sömürgeci inkar siyasetini kabul etmiyor ve etmeyecektir.

AKP’nin sömürgeciliği yenileme çabası başarısız kalmıştır ve zaten başarısız kalmaya mahkumdur. Sömürgecilik çağ dışı bir uygulama biçimi olarak yenilmeye mahkumdur. Bunun anlaşılması ve görülmesi gerekmektedir. Türk devletinin ve AKP yetkililerinin bu gerçeği görerek gittikleri yolun yol olmadığını bilmeleri gerekiyor. 21. yüzyılda bir halka zorla başkalaşımı dayatmak artık mümkün değildir. Asimilasyonu başaramadınız, o zaman biçim değiştirerek asimilasyonda daha fazla ısrar etmenizin bir anlamı da yoktur. Kürt çocuklarına zorla, “Türküm, doğruyum, çalışkanım” dedirtmenizin gerisi yoktur, bununla bir yere varamazsınız. Siz onlara orada zorla bunu söylettirebilirsiniz ama onları böyle Türk yapamazsınız. Zorla Türkleştirmekten vazgeçmelisiniz. Kürt halkının temel haklarını tanımak zorundasınız. Eğer Kürt halkının haklarına kavuşmasını Güney’de meşru görüyorsanız Kuzey’de de meşru göreceksiniz. Güney’de meşru görüp Kuzey’de terör saymak ve karşı çıkmakla bir yere varamazsınız. Şimdi AKP’nin yaptığı budur.

‘BAŞBAKAN ERDOĞAN HER AYAĞA OYNUYOR’

Bunun için mi Başbakan’ın tüm sözleri çelişkili? 

Evet. Mesela bir gün diyor ki, “gerekirse İmralı’yla görüşme olur, gerekirse Oslo’yla görüşme olur”, ancak öbür gün yok etme fermanlarını ilan ediyor.

İşte sizin az önce belirttiğiniz gibi, gerekirse bir gün öncesinden MİT Müsteşarı’na “git, gerekeni yap diyeceğim” diyor. Artık bu neyse müsteşarı gidip gerekeni yapacak?

Bu sorun, bir müsteşarın halledeceği bir sorun değildir. Bu Türkiye’nin en temel sorunu olan Kürt sorunudur. Eğer siz devlet olarak bu konuda karar vermişseniz projenizi ortaya koyarsınız, o zaman memurlarınız mı gelir, müsteşarınız mı gelir, kendiniz mi gelirsiniz, yani gelir, Kürt Halk Önderliği’yle görüşüp bu sorunu çözme tartışmaları geliştirilebilir. Ama bu, bir müsteşarın gidip halledeceği bir şey değildir. Kökleri tarihin derinliklerine dayanan bir sorundan bahsediyoruz. Bu sorun, bir istihbarat sorumlusunun gidip halledeceği bir sorun değildir. Bunun için karar almanız gerekiyor. Eğer siz çözüm için karar almışsanız Kürt tarafı çözüme vardır. Ama yok tasfiye etme, yok etme, ezme kararında ısrar ediyorsanız ve oyalama için gelecekseniz buna karşı Kürt Halk Önderliği’nin ve Kürt halkının tutumu bellidir. Zerre kadar sonuç almanız da mümkün değildir.

İşte bu gerçeğe rağmen Başbakan bazen böyle söylüyor, öbür gün çıkıyor halka çağrı yapıyor, “teröre karşı çıkın” diyor, bilmem ağza alınmayacak kırk çeşit küfür savuruyor, hakaret ediyor. Kürt siyasetçilerinin şahsında Kürt halkına hakaret ediyor. Çelişkilerle dolu böyle bir üslup kullanılmasının temel nedeni doğru yola girmemeleridir. Yani, bir kesim kamuoyunu oyalama, kandırmaya çalışma, esasta ise özgürlük güçlerini ezme politikalarında ısrar etmeleri nedeniyle böyle oluyor.

Bu konuda MHP’nin ve Bahçeli’nin çelişkili hiçbir tutumu yoktur, nettir. O, yok etmeyi açıkça savunan bir siyasi anlayışı temsil ediyor, dolayısıyla muğlak hiçbir şeyi yoktur. AKP de aynı şeyi savunuyor ama üslupta kendini farklı gösteriyor. Her ayağa oynuyor. Onun için söylemleri çelişkili oluyor. Dolayısıyla Başbakan’ın o söylediği “gerekirse görüşürüz” söylemi de anlamsız oluyor. O da psikolojik savaşın bir parçası olarak sarf edilen sözler olarak işlev görmüş oluyor. Başka da bir anlamı yoktur.

‘BAYRAM ÖNCESİ TÜRK DEVLETİ ORTAMI DAHA DA GERİYOR’

Türk devleti bir çözüm projesiyle gelirse… 

Bizim açımızdan durum nettir. Eğer Türk tarafı, belirttiğim gibi, proje sahibi olursa biz çözüme varız ama bunun dışındaki dayatmalara Kürt halkının ve hareketimizin vereceği cevap nettir. Biz bu konudaki görüşlerimizi daha önce de kamuoyuna deklare ettik. Burada aynı şeyleri tekrardan ifade etmekte olduğumuzu belirtiyorum.

Türk Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu, yaklaşan Kurban Bayramı nedeniyle Suriye’deki savaşta ateşkes yapılması için çağrıda bulundu. Ancak Kürdistan’daki savaşın durmasına dönük ise herhangi bir çağrı durumu söz konusu değil. AKP hükümetinin Kürdistan’daki savaşı görmezden gelen ve ateşkes istemeyen bu tutumu ne anlama geliyor? 

Evet. Ahmet Davutoğlu, “ben TC Devleti adına taraflara çağrı yapıyorum” diyerek, Suriye devletine ve muhalefet güçlerine “hiç olmazsa bayram günlerinde ateşkes yapılması gerekir” dedi. Yani bayram günlerinde çatışmanın durdurulması ve ateşkes yapılması çağrısını yaptı. Bu çağrıyı yapan Türkiye Dışişleri Bakanı. Ama Suriye’deki çatışmaların hemen hemen aynısı Kürdistan’da, yani kendi sınırları içerisinde de vardır. Türk devleti, Kürt Özgürlük Hareketi’yle bir savaş içerisindedir. Bu çağrıyı yapan Davutoğlu’nun kendisi, ülke ülke dolaşarak yürüttüğü bu savaşa destek bulmaya çalışmaktadır. Komşudaki savaşın durması için çağrı yapıyor ama kendi ülkesindeki savaşın durması için çağrı yapmıyor. Burada yine Türk devletinin çifte standartlı bir şekilde, Kürt halkını görmeyen politikasıyla karşılaşıyoruz. Ülke içerisinde yüzlerce kişi açlık grevine girmiş, bu açlık grevi 40. gününe ulaşmış; yine ülke içerisinde her tarafta operasyon, çatışma ve savaşlar var. Adam bunları görmüyor ve kalkıyor, Suriye’deki savaşın durması için çağrı yapıyor. İşte Türk sömürgeci zihniyeti budur. Bu, Kürt halkına dair hiçbir şeyi görmeme tutumudur.

Dışişleri Bakanı böyle görmezden gelirken bayramın yakınlaştığı bugünlerde Başbakan da yok etme fermanlarını yayınlıyor. Hatta toplumun Özgürlük Hareketi’ne karşı tavır alması için de çağrılar yapıyor. Yumuşatma yerine daha fazla germeye çalışıyor.

‘NE İMRALI’DA NE BAŞKA YERDE GÖRÜŞME YOK’

Geçtiğimiz hafta BDP’lilerin Cumhurbaşkanı ve Meclis Başkanı ile görüştüğü de kamuoyuna yansıdı. Bazı çevreler, “bir yumuşama ortamı oluyor, yeni bir açılım olacak, vb.” değerlendirmelerde bulundular. Bu değerlendirmelerin doğruluk payı var mı? 

Hayır. Öncelikle şunu belirteyim: Hareketimizle herhangi bir biçimde bir temas durumu kesinlikle söz konusu değildir. Kimseyle görüşme yapılmış değildir. Bildiğimiz kadarıyla İmralı’da da herhangi bir görüşme yoktur. Yani ne İmralı’da ne de başka bir yerde kimseyle herhangi bir görüşme yapılmış değildir. Böyle bir durum yoktur. Doğrudur, BDP’lilerin bir çabası vardır. Biz ona anlam veriyoruz. İşte Cumhurbaşkanı’nı ziyaret etmeleri, Meclis Başkanı’yla görüşmeleri, hatta bazı AKP’lilerle de görüşmüş oldukları basına yansıdı. Bu tür çabalar söz konusu, ama Türkiye’de tek adam sistemi vardır; her şeyi tek adam belirlemektedir.

Yani Erdoğan’ın ne düşündüğü ve ne yaptığı önemli… 

Evet, önemli olan Erdoğan’dır. O görüşmeler sonrası Erdoğan ne dedi, siz ona bakın. Erdoğan ateş püskürdü ve dolayısıyla Cumhurbaşkanı ile Meclis Başkanı’nın söylediği şeyler gölge altında kaldı. Sanırım “her konuda tek ben karar veririm” mesajını vermek için basına yansıyan o görüşmeler ardından hem “gerekirse müsteşarımı İmralı’ya gönderirim” hem de üslubunda bir sertlik yeniden gündeme geldi. Açık ki Erdoğan, kendinden gayrı diğer devlet kurumlarının devreye girmesini de istemiyor.

“Gerekirse” diyor, bu gereklilik ne zaman olacak belli değil. Kendisi belirleyecek, yani “ben gerekli görürsem müsteşarımı gönderirim, git gerekeni yap derim, bunun dışında kimse bir şey söyleyemez” demeye getiriyor. Her şeyi kendisinde merkezileştirdiği için tek söz sahibinin kendisi olduğunu ima etmeye çalışıyor. Türkiye’de mevcut durumda işin gerçeği de odur. Her şey Başbakan’a bağlı durumdadır. Dolayısıyla BDP’nin ve daha değişik çevrelerin yaratmak istediği yumuşama ortamı mümkün olamıyor. Çünkü Başbakan sert üslubuyla araya girerek kesiyor. Mevcut durumda yapılan budur. Herhangi bir yumuşama durumundan ziyade, Başbakan’ın en son verdiği ferman hareketimizi yok etme fermanıdır. Dolayısıyla herhangi bir yumuşama ortamına olanak bırakılmış değildir.

Yumuşamanın somut göstergesi olarak devlet veya farklı çevreler ne yapmalı?

Devlet eğer gerçekten yumuşama yaratmak istiyorsa veya yumuşamadan yana olan bir takım demokratik çevreler böyle bir sürecin gelişmesini istiyorlarsa cezaevi direnişçilerinin ortaya koydukları istekler vardır. Onun üzerinde durmaları gerekiyor. O isteklerin gerçekleşmesi gerçek anlamda bir yumuşamayı yaratır, demokratik çözüm sürecini gündeme koyar. O zaman çatışmanın durma koşulları da gündeme gelir. Esas halka budur. Yani yumuşamadan ve barıştan yana olan tüm kesimler bu halka üzerinde yoğunlaşırlarsa sonuç alıcı olabilirler.

Bu belirttiğim adımlar dışında devletten yana herhangi bir adım atılmadan bizden adım beklemek büyük bir adaletsizlik olur. Biz saldırı altında olan, baskı altında olan, hakkında her gün tehdit ve yok edilme talimatları verilen bir halkız. Bizden adım beklemek doğru değildir. Evet, devlet bizden adım bekliyor ama hangi adımı bekliyor? Teslim olma adımını bekliyor. Biz bunu yapamayacağımıza göre, adım atması gereken tarafın biz değil devlet olduğu açık ortadadır.

‘BAYRAMDA ATEŞKES KOŞULLARINI AKP ORTADAN KALDIRDI’

Kurban Bayramı’nda tarafınızdan yapılacak herhangi bir ateşkes durumu söz konusu mu? 

Önümüzdeki Mübarek Kurban Bayramı günlerinde herhangi bir ateşkesin yapılabilme koşullarını AKP ortadan kaldırmıştır. Dışişleri Bakanı kendisi Suriye için çağrı yaptı, Kürdistan’daki savaşı görmezden geldi. Bu, savaşın sürdürüleceği anlamına geliyor. Başbakan da çıkıp ateş püskürdü. Ayrıca her gün operasyonlar ve saldırılar var. Dolayısıyla her türlü yumuşama koşullarını zorlayan ve ortadan kaldıran bir yönelim söz konusu. Bu ortamda kimsenin yapacağı herhangi bir şey olamaz.

Ama mübarek günlere saygı gereği bayram günlerinde HPG güçlerinin sivil alanlarda konuşlanan devlet güçlerine dönük herhangi bir eylemsel faaliyet geliştirmeyeceklerdir. Bu, sadece sivil yerleşim alanlarındaki gerilla hedeflerine yönelmeme biçiminde bayram günlerine özgü bir durumdur. Bayram günlerinde tümüyle ateşkes yapma gibi bir durum söz konusu değildir. Türk devleti, Kürdistan halkına karşı geliştirdiği sindirme ve yok etme saldırılarını sürdürdüğü müddetçe Kürt halkı da kendini her zeminde savunmak zorunda kalacaktır. Bu, bayram günleri için de geçerlidir.

RİCCİARDONE’NİN AÇIKLAMALARI

Geçtiğimiz haftanın diğer bir önemli konusu ise ABD Ankara Büyükelçisi Ricciardone’nin yapmış olduğu açıklamalardı. Ricciardone, yapmış olduğu açıklamada Türk devletine, sizin ve hareketinizin diğer üst düzey yöneticilerinin etkisizleştirilmesi konusunda Bin Ladin modelini önerdiklerini belirtti. Sizce gerçekten böyle bir planları var mı? 

Evet. ABD Ankara büyük elçisi Ricciardone, belli ki hareketimizle çok ilgilidir. Çünkü bundan bir süre önce de hareketimize ilişkin dezenformasyon içerikli bir takım bilgileri basına vererek hareketimizi hedef göstermeye dönük bir çaba ortaya koymuştu. Şimdi de sizin belirttiğiniz sözleri söylemiş oldu. Ben yaklaşık 4-5 gündür hem Türk basınının hem de Kürt basınının bu konuda yaptığı tartışmaları izliyorum. Özellikle Türk basın-yayın çevrelerinin geliştirdiği panellerde birçok görüş ortaya atılmakta ve tartışılmaktadır. Ama ne yazık ki hiçbirisinde gerçeğe isabet eden bir değerlendirme görmedim. Genellikle yüzeysel, içerikli olmayan, dolayısıyla da işin esasına fazlaca dokunmayan değerlendirmeler durumunda kaldı. Gerçekten hayret etmemek mümkün değil. Yani “koskoca bir süper devlet temsilcisi böyle bir şeyi ortaya atmakla neyi hedefliyor? Hangi amacı taşıyor” konusunda bir derinlik yok. Bu konuda ciddi bir yetersizlikten bahsetmek mümkün.

Şimdi işin aslı nedir? Öncelikle şunu belirteyim: Burada sorun bireylerin sorunu değildir. Yani bizim yaşamımızdan herhangi bir biçimde ürkme, korkma durumu söz konusu değildir. Biz böyle korku ve kaygıları aşmış bulunmaktayız. Kendisini davaya adamış insanlar olarak, bu yolda yürürken her bir şeyi de göze almış ve olası tehlike durumlarını artık içselleştirmiş durumdayız. Bu açıdan ortada korkma gibi bir durum söz konusu değil. Ama ortada halkların geleceğiyle ilgili durumlar söz konusudur.

Şimdi konuyla ilgili elimizde daha önceden mevcut olan bilgiler vardır. Evet, biz bir hareketiz ama kendimize göre istihbarat elde etme olanaklarımızın olduğu bilinmektedir. Bu hususa ilişkin bizim elimizde net ve doğruluğuna inandığımız bazı bilgiler vardır. Nitekim Ricciardone’nin belirttikleri de bizim elimizdeki bilgileri tamı tamına doğrulamaktadır.

‘ABD İRAN’A KARŞI TÜRKİYE’Yİ YANINDA GÖRMEK İÇİN ÇATIŞMA İSTİYOR’

Nedir bu bilgiler? 

Bu çok önemli. Şimdi ABD ve İsrail önümüzdeki süreçte İran’a karşı bir hamle hazırlığı içerisindedir. Çünkü başta bu iki devlet ve esasta Batı dünyası İran’ın nükleer silah elde etmesini kendisi için büyük bir tehlike olarak görmekte. Dolayısıyla bunun önüne geçmeyi de kendileri açısından vazgeçilmez görmektedirler. İran’a karşı hamlede Türkiye’nin kendilerinin yanında yer alması başarı açısından büyük önem taşıyor. Doğru, Türkiye genelde ABD’nin ve Batı’nın yanındadır; bu konuda kararını vermiştir ama İran gibi ezelden beri bölgede rakip ve komşu olan bir devlete karşı yapılacak saldırıda Türkiye aktif yer almada tereddüt yaşayabilir. İşte böyle bir tereddüdün olmaması için ve Türkiye’nin tam olarak bu saldırıya katılabilmesi için Türkiye’nin Kürtlerle savaş halinde olması gerekli görülüyor. Çünkü eğer Türkiye, PKK ve Kürtlerle savaş halinde olursa hem elde ettiği teknolojik ve istihbari destek açısından hem de siyasi destek açısından her zaman ABD’ye ve Batı’ya muhtaç olacaktır. Bu konu, Türkiye için can alıcı bir konu durumunda. Dolayısıyla Türkiye’nin PKK ve Kürtlerle savaş halinde olması durumunda hep Batı’ya muhtaç olacak ve onların istemleri doğrultusunda hareket etmek zorunda kalacaktır.

‘ABD PKK İLE TÜRK DEVLETİNİN GÖRÜŞMESİNİ İSTEMİYOR’

Ama adı geçen güçler, Türkiye’nin PKK ile görüşüp bu sorunu çözme olasılığını da görmektedirler. Bunu planları açısından tehlikeli görmektedirler. İşte bu plana göre, bu tehlikeyi ortadan kaldırmak ve Türkiye’nin en az birkaç yıl daha PKK ve Kürtlerle çatışır durumda olması için bizden birinin Türkiye devleti tarafından vurulması gerekiyor. Hatta bu konuda belirlenen 2 isim vardır. En azından belirlenen isimlerden birinin bir biçimde Türk devleti tarafından vurulması halinde Kürtlerle Türk devletinin arası açılacak, düşmanlık derinleşecek, dolayısıyla çatışma ve savaş da derinleşecektir. Türk devleti de ABD ve İsrail’e daha fazla muhtaç hale gelecektir. Bu durumda, gelişecek olan İran hamlesine de Türkiye’nin daha güçlü katılma koşulları olmuş olacaktır. İşte bu koşullarını güçlü kılmak için istihbarat imkanlarını Türkiye’ye sunma, Türkiye’ye suikast yapma kolaylıklarını sağlama, yol, yöntem, TTP (Teknik-Takip-Proje) diye adlandırdıkları stratejileri Türkiye’ye aktarma, yani bu konuda Türkiye’yi yönlendirme ve cesaretlendirme faaliyetinin olduğunu biliyoruz. Çünkü amaç Kürt sorununun çözümünün önüne geçmek ve Kürtlerle Türk devletini çatışır halde tutmaktır.

Türkiye’nin gerçek yurtseverleri ve aklıselim insanları bu gerçek üzerine iyi düşünmeli. Ama ne yazık ki bu konuda yürütülen tartışmalarda kimse işin bu yönüne parmak basmadı.

Başbakan’ın bu konuda verdiği cevap, “konunun gerçeğiyle ilgili acaba bir şeyler biliyor mu” hissini insanda yaratıyor. Yani Başbakan doğrudan onaylamadı, “bizdekilerin koşulları değişik” diyerek bir nevi cevaplamış oldu. Perde arkasında dönen dolabın gerçeği konusunda, farkında mı, değil mi, bilemiyorum ama ben pek farkında olduğunu sanmıyorum. Belki de gizli şeyleri deşifre ediyor diye böyle cevaplamıştır. Çünkü onun yakın çevresi olan yazar-çizerler var. Onların hiç birisi de buna yakın bir şey ifade etmiş değil. O kesim hep, “PKK’yi nasıl dize getiririz, nasıl birilerini vururuz” havası içerisinde. Bu konuda Kürt sorununun dış bileşenlerinden hep bahsederler. Dış güçlerin hep bizim arkamızda olduklarını, bilmem ne olduklarını söylerler. Halbuki işin gerçeği öyle değil.

İşin gerçeği, biz Kürt sorununun dış güçler tarafından kullanılmaması ve bunun içinde Türk devleti tarafından çözülmesi gerektiğini söylüyoruz. Evet, dış güçler Kürt sorununun varlığından yararlanmak ve Türkiye’yi kendilerine muhtaç kılmak istiyor. Bunun için de sorunun çözümünü istemiyorlar.

Bundan bir yıl kadar önce ben Avrupa’nın Kürt sorununu çözmek istemediğini söylemiştim. Geçenlerde baktım, Başbakan da söylüyor. Evet, madem onlar çözüm istemiyor, o zaman sen gel çözüme. Ama Başbakan’ın istediği çözüm o değil. Diyor ki “niye PKK’ye yönelmiyorlar?” Yani onun bahsettiği çözüm, PKK’nin çökertilerek sorunun çözülmesidir.

Buna gelmemiş olabilirler, oraya bir şey demem ama Batı dünyasının Kürt sorununun çözülmesini istemediği kesindir. Bu konuda hiçbir tereddüt yoktur.

‘TÜRK DEVLETİ ULUSLAR ARASI GÜÇLERİN OYUNUNU GÖREMİYOR’

ABD ve Batı güçleri neden Kürt sorununun çözümünü istemiyorlar? 

Biz ABD’nin ya da Batı’nın çıkarlarına herhangi bir zarar vermiş değiliz. Fakat çizgimizden çekindikleri anlaşılıyor. Diğer yandan onlar bunu Türkiye’nin kendilerine hep muhtaç olması için istemiyorlar. Yani bize karşı tutumları var ama bu politika, bize karşı olup olmamalarıyla ilgili olmaktan ziyade Türkiye ile ilgili bir şeydir. Bunu Türkiyeli yöneticilerin anlaması gerekiyor. Fakat anlamaları için daha derinlikli ve stratejik bir yaklaşıma ihtiyaç vardır.

Bakın bu konuda geçmişi hatırlayalım: Geçmişte Önderliğimiz ABD ve bilinen bağlantılı güçler tarafından uluslararası bir komployla kaçırılarak Türkiye’ye teslim edildi. O zamanın Başbakanı merhum Ecevit, bir söyleşisinde, “ben halen ABD’nin Öcalan’ı niye bize teslim ettiği konusunu anlamış değilim” dedi. Çünkü o zamanki amaç da benzer bir şeydi. Ortadoğu’ya müdahale projeleri vardı. Bizi engel görüyorlardı ve bu projelerde Türkiye’yi yanlarında tutmak için Türkiye’nin Kürtlerle on yıllar sürecek, katliamlarla dolu bir çatışmaya girmesini sağlamayı amaçlamışlardı. Ama Önder Apo o zaman bunu gördü ve “biz buna yol vermeyiz, alet olmayız” diyerek tutum aldı ve tek taraflı olarak savaşı durdurdu. Eğer 1999’da Önder Apo savaşı durdurmamış olsaydı o zaman belki de on yıllar sürecek kıran kırana bir savaş gelişir, derinleşir ve boyutlanırdı. Fakat o zaman Önder Apo, Türkiye halklarına karşı duyduğu büyük sorumluluk gereği tavır aldı ve tek taraflı olarak savaşı durdurdu; bu oyuna yol vermedi.

Şimdi de benzer bir oyun sahnededir. Türk devlet yetkilileri buna ne kadar yol verir, ne kadar vermez o ayrı bir şey. Ama şimdi şunun görülmesi gerekiyor: Bu uluslararası güçler, masanın üzerine kurulu bir satranç tahtası gibi dünya güçleriyle oynamaktadırlar. “Kimi kiminle çatıştıralım, kimi hangi pozisyona koyup da yanımıza çekebiliriz, kimi şu şekilde karşımıza alıp da bu biçimde çıkarlarımızı daha iyi sağlayabiliriz” gibi hesaplar yapmaktadırlar.

Şimdi Türk devlet yetkilileri bunu ne kadar düşünüyor, onu doğrusu çok merak ediyorum. Yani bunları akıl ediyorlar mı? Çünkü pratikte görülen bir yeni silah aldıklarında, bir destek aldıklarında hemen alkışlıyorlar. Evet, sana silah veriyor da ne için veriyor? Senin PKK’yi vurman için. Neden? Çözüme gelmemen için. Yani senin şiddet elini güçlendirip farklı siyasi çözüme gitmemen için onu sana veriyor. Çünkü bakıyor ki, sen çözüme girebilirsin, yani Kürtlerle sorununu barışçıl yollarla çözebilirsin. Bunun önüne geçmek için sana bir destek veriyor. Sen de bunu alkışlıyorsun. Böylece kendini aptal yerine koymuş oluyorsun. Yani sorunun özünü yakalamak bu konuda çok önemli. Umarım Türk devlet yetkilileri de bu gerçekleri görür ve soruna nasıl yaklaşmaları gerektiğini anlarlar.

Biz kendi cephemizde bu dünya denklemini çözmüş bulunuyoruz. Yani bu konuda bizim yanlışlıklara düşmemizin herhangi bir zemini yoktur veya çok azdır. Biz Türkiye ve bölge halklarının öz çıkarları için ilkesel yaklaşan ve bu konuda sorumlu davranan bir hareketiz. Tarihin bu aşamasında sorumluluğumuzun da farkındayız. Kürt sorununda şunun bunun kullanması değil de, sorunun halkların kardeşliği temelinde çözümü için çaba sergileyeceğimiz, açık ortadadır. Önderliğimizin bu konuda geliştirdiği protokoller, tamamen bu eksene dayalı protokollerdir. Bu nedenle biz önderliksel bir hareket olarak Kürt sorununun eşit-özgür birlik temelinde, Demokratik Özerklik perspektifiyle çözümünü önemsiyoruz.

Karayılan’dan Türk hükümetine sert uyarı!


Deniz Kendal – ANF

02 Auğustos 2012

Behdinan – KCK Yürütme Konseyi Başkanı Murat Karayılan, Türk devletinin Batı Kürdistan’a müdahale koşullarının olmadığını belirtirken, ancak olası bir müdahalede “tüm parçalardaki Kürtlerin Türk devletine savaş açacağı” uyarısında bulundu. Şehirlerdeki Kürt gençlerine “hazır olun” çağrısı yapan Karayılan, “Bilinmeli ki böylesi bir durumda tüm Türkiye ve Kuzey Kürdistan keskin bir savaş sahasına dönüşür” dedi.

KCK Yürütme Konseyi Başkanı Murat Karayılan, Batı Kürdistan’da yaşanan gelişmelere ilişkin ANF’nin sorularını yanıtladı. Karayılan, Kürtler arası birliğe karşı AKP hükümetinin tepkisini “Kürt düşmanlığı” olarak tanımlarken, olası bir müdahaleye karşı sert uyarılarda bulundu.

* Temmuz ayı ortalarında Hewlêr’de biraraya gelen Suriye Kürt Ulusal Meclisi ile Batı Kürdistan Halk Meclisi birleşerek Yüksek Kürt Konseyi’ni kurdular. Batı Kürdistan’la ilgili diğer sorularımıza geçmeden önce sizin bu birlikle ilgili görüşleriniz nelerdir?

Bölgemiz Ortadoğu’nun köklü bir değişimi yaşadığı ve yeni bir yapılanma sürecine girdiği tarihin bu önemli aşamasında, ayrı ayrı Kürdistan’ın tüm parçalarında ve tüm parçalar arasında ulusal birliği geliştirmek, parçalığı aşmak temel bir görev haline gelmiş bulunmaktadır. Haklı özgürlük davamızın başarısı için bu gereklidir.Biz hareket olarak bu bilinçten yola çıkarak ulusal birliğin gelişmesi için tüm parçalarda ve bütün Kürdistan’da birlik zemininin güçlenmesi için ciddi çabalar sergilemekteyiz. Çünkü Kürt halkı, bugünkü sistemin temelinin atıldığı Lozan Antlaşması’nda yok sayılmış, ülkesi parçalanmış ve büyük bir haksızlığa uğramış bir halktır. Halkımız bu haksızlığa karşı hiçbir zaman boyun eğmedi, her fırsatta hakkını aramak üzere çeşitli biçimlerde mücadele etti, buna karşı sömürgeci saldırılara, yine baskı, şiddet ve katliamlara uğradı. Kürdistan’da büyük trajediler yaşandı.

Ancak Kürdistan’ı yok sayan bu sistem, bugün yıkılış sürecini yaşıyor. Artık dünyada ve bölgede her şey değişiyor. Her şey değişirken Kürt halkının içinde tutulduğu kölelik sistemi de değişmek zorundadır. Mücadelemizin yükselişi ve tarihin akışı bu seyirdedir. Yani bölgede her şey değişecek, her şey yeniden yapılanacak ama Kürtler yine statüsüz, en temel insan hakları olan anadil eğitiminden mahrum, kültürel ve fiziki soykırıma maruz kalmış bir halde mi kalacaktır? Hayır. Her şey değişiyorsa Kürtlere karşı uygulanan bu haksız, insanlık dışı, zorba, sömürgeci politikaların da artık değişme zamanı gelmiştir. Kürt halkı bunun için bugüne kadar verdiği mücadelesini tabii ki bu dönemde daha üst bir aşamada vermek durumunda olacaktır. İşte bunun için ulusal birlik çok önemli bir konudur.

SURİYE KÜRTLERİNİN ORTAK ÇATI ALTINDA BULUŞMASI ÇOK ÖNEMLİ

Bu çerçevede Batı Kürdistan’daki halkımızın başarısı için ulusal birlikleri çok gerekli bir husustu. Biz de bu parçamızda tüm siyasi yapıların biraraya gelerek ortaklaşmaları, birliklerini kurmaları ve bu temelde haklı özgürlük mücadelelerini daha yetkin bir biçimde sürdürmeleri için çeşitli çabalar sergiledik. Nihayetinde bizim ve diğer güçlerin de çabası Rojava’da olumlu sonuçlar ortaya çıkarmıştır. Bu temelde Kürt Ulusal Meclisi ile Batı Kürdistan Halk Meclisi’nin bir araya gelerek ulusal bir çatı altında birleşmiş olmaları çok önemli bir gelişmedir. Bu adım daha sonra ortak bir yüksek konseyin oluşmasıyla pekiştirilmiş, yine onun alt komitelerinin oluşturulmasıyla giderek kesinlik kazanan bir sürece doğru gelişme kaydetmiştir. Bu adımı Kürt siyasetinin, Kürt halkının bir başarısı olarak görüyor ve takdir ediyorum.

ASKERİ VE SİYASİ BÜTÜN GÜÇLER YÜKSEK KONSEY İRADESİNE DAHİL OLMALI

Ama atılan bu ulusal birlik adımının doğru pratikleştirilmesi çok önemlidir. Bütün tarafların bu önemin farkında olarak sürece yaklaşmaları ve buradaki halkımızın başarısı ve haklı davasının kazanılması için gereken tüm fedakarlığı ve çabayı göstermeleri gerekmektedir. Öncelikle Batı Kürdistan’daki halkımız ve siyasi temsilcileri geleceklerine ilişkin kendileri karar vereceklerdir. Ancak bizim önerimiz madem ki halkımızın iradesini temsil eden ortak bir oluşum olarak Kürt Yüksek Konseyi kurulmuşsa o zaman her şey bu konseyin inisiyatifi dahilinde gelişmelidir. Bizce, siyasi olsun, askeri olsun, bütün güçler Yüksek Konsey’in iradesine dahil olmalı ve böylece güçlü bir ulusal birlik duruşu sergilenmesi gerekir. Özellikle başta PYD olmak üzere hiçbir parti kendine ayrıcalıklı bir yer talep etmeden, büyük-küçük demeden herkes gücü oranında katılarak ulusal yapıyı güçlendirirse halkımızın gelecekteki başarısı garanti altına alınmış olur. Biz hareket olarak Batı Kürdistan’daki hiçbir parti arasına ayrım koymadan, ulusal demokratik birlik çerçevesinde duran tüm partilere eşit mesafede yaklaşıyor ve hepsini destekliyoruz. Bu parçadaki halkımızın sayısal yoğunluğu azdır. Dolayısıyla başarılı olması için mutlaka birliğini güçlendirmelidir. Buradaki parçalı duruşların halkın çıkarına hizmet etmeyeceği açıktır. Halkın çıkarına hizmet eden şey, ulusal-demokratik ve birlikçi duruşu sergilemektir. Bugün tüm Kürtler bu birliğin arkasında durmaktadır. Çünkü çok yerinde ve çok isabetli bir adım olmuştur. Önemli olan bunu pratikte de başarılı bir biçimde uygulamaktadır.

Bugün Suriye’de yoğun bir savaş ve çatışma ortamı vardır. Köklü bir değişimin kendisini dayattığı bu ülkede Kürtlerin varolması da bir gerçektir. Diğer parçalarda olduğu gibi bu parçadaki Kürt halkı da sömürgeciliğin çeşitli saldırılarına ve katliamlarına maruz kalmıştır. Bu parçadaki halkımız bugüne kadar çok acılar çekti. İşkencelere maruz kaldı. Topraklarına zorla el koyma, kimliksiz bırakılma gibi değişik uygulamalar altında zor koşulları yaşadı. Ama yurtseverlik bilincini ve örgütlü yapısını diğer parçalara nazaran daha yetkin bir biçimde geliştirmeyi de hep esas aldı. Bu nedenle Suriye’de geçen yılın başından bu yana gelişen sürece bilinçli ve doğru bir yaklaşımı geliştirebildi. Burada ana akım Kürt siyaseti çok doğru bir politikayla, fazla öne atılmadan, kendini örgütleme, kendi gücünü ve halkını koruma yine güçlendirme faaliyetini esas aldı. Çeşitli çevrelerin tahriklerine kapılmadan, çok örgütlü, bilinçli, öngörülü bir siyasi doğrultuyu geliştirdi. Bu siyasi doğrultu olmasaydı belki bugün Kürt alanları savaş alanlarına dönüşür, başkalarının çatışma sahası haline gelirdi ve Kürtler bundan büyük zararlar görürdü. İşte ana akım Kürt siyaseti buna yol vermeyen bir tarzda mücadelesini yürüttü. Rejimin değişimini istedi, bunun için tavır sahibi oldu ve mücadele geliştirdi ama öte yandan muhalefetin Kürt haklarına ilişkin somut bir programsal yaklaşımının gelişmesini istedi. Muhalefetten yana bunu görmeyince adeta üçüncü bir çizgi gibi bir doğrultuyu esas alarak kendisini güç haline getirdi. Mücadeleci bir güç olarak Suriye siyasetinde ve kendi toplumu içerisinde yetkinlik kazandı. Bu, onun doğru politikası ve yine doğru çalışma perspektifi temelinde gelişen bir sonuç oldu. Bazı farklı grupların farklı arayışları olmuş olsa da sonuçta herkesin geldiği nokta, kitle gücüne dayanma ve başkasının yedeğine girme değil, Suriye’nin birliğini ve eşit özgürlüğünü esas alan bir politik çerçeve temelinde, Demokratik Suriye içerisinde Kürt halkının Demokratik Özerkliğini savunan ve genel anlamda Kürt halkı için statü belirlenmesini isteyen bir politik çizgi izledi. Bu, Kürt siyasetini güçlü hale getirdi. Aralarında birlik oluşturmaları da kesinlikle bu parçadaki Kürt halkının sonuç alıcı bir doğrultuya girmesini sağladı.

BATI KÜRDİSTAN’DAKİ GELİŞMELER BİR DEVRİM DURUMUDUR

* Bu ittifakın üzerinden daha birkaç gün geçmeden Kobanî’yle başlayıp, Afrîn, Amûde ve Dêrîk’le devam eden, bir çok şehirde halk yönetimlere el koydu. Batı Kürdistan’da yaşanan bu gelişme nasıl okunmalı? 

Demin belirttiğimiz gibi Kürt halkı kendisini örgütleyip güç haline getirirken aynı zamanda gelişen çatışma ortamından kendini koruyarak savunma araçlarını da geliştirdi. Saldırgan değil ama kendisine saldırı geldi mi kendisini savunabilen bir yeteneği kazanan gerekli örgütlenmelere kendisini kavuşturdu. Bugün Kürt halkının Suriye siyasetinde etkin bir konum kazanmasının en temel nedenlerinden birisi de budur. Şimdi giderek rejimin çözülüş yaşadığı bir süreçte, çeşitli yerlerde muhalif güçlerin kasabaları, şehirleri ele geçirmesi paralelinde, Kürtler de başta Kobanî, daha sonra Afrîn, ardından Amûde ve Derîk alanlarındaki yönetime el koymuştur. “Biz burada kendi kendimizi yöneteceğiz” diyerek çok önemli bir adım atmıştır. Bu elbette ki bir devrim durumudur. Kürt halkının yüz yıllık baskıdan, şiddetten kurtularak kendi öz yönetimine, gücüne ve özgürlüğüne kavuşma sürecidir.

Yalnız bu yaşananlar bu amaca ulaşmak için bir ilkadımdır. Süreç henüz devam ediyor. Buradaki halkımızın atılan bu önemli adımla ne zafer sarhoşluğunu yaşaması gerekiyor, ne de bu adımı edilgen-önemsiz bir adımmış gibi ele alması gerekiyor. Bu önemli bir adımdır, fakat henüz Suriye’de çatışma süreci devam etmektedir. Her türlü olasılığa karşı halkımızın kazanımlarını pekiştirmesi ve giderek kendi özgürlüğünü kalıcı hale getirebilecek bir siyasi doğrultu ve mücadeleyi güçlendirmesi gerekmektedir. Atılan bu adım çok önemli bir adımdır. Kürt halkının burada kendi kimliğiyle kendini temsil edebilecek bir olanağı yakalaması durumu elbette ki sıradan bir gelişme değildir.

* Batı Kürdistan halkının savunma gücü olarak YPG (Halk Savunma Birlikleri) de kuruluşunu duyurdu. YPG’nin ilanını nasıl değerlendiriyorsunuz?

YPG’nin ilanı gösterdi ki belli bir planlama, doğru bir doğrultuda bir çalışma var. Atılan adım oldukça yerinde ve isabetli olurken, aynı zamanda bunun gerekli savunma araçlarının da bulunmuş olması, bu adımların pekişeceği ve kalıcı kazanımlara dönüşeceği yönünde güçlü izlenimler bırakmaktadır. Bu açıdan elbette ki olumlu ve yerinde olmuştur.

HANİ AKP DEVLETİ SURİYE’DE DEMOKRASİDEN YANAYDI?

*Bu gelişmeler karşısında Türk devletinin birçok yetkilisi çeşitli açıklamalarla rahatsızlıklarını ortaya koydu. Erdoğan, “PKK-PYD güdümündeki bir yapılanmaya kabul etmeyiz’’ diyerek müdahale edebileceklerini ima etti. Siz bu tür açıklamaları nasıl değerlendiriyorsunuz?

Türk devleti ve AKP temsilcilerinin Suriye’deki halkımızın çıkışına sert tepkiler göstermesi, çeşitli biçimlerde dil uzatması, yine halkımızın buradaki kazanımına karşı tahammülsüzlük gösteren demeç ve çabalar içerisine girmesi başlı başına ayrı bir konudur. Hani AKP devleti Suriye’de demokrasiden yanaydı? Hani Erdoğan, Suriye halkının özgürlüğünden yanaydı? Bu Suriye halkının bir parçası da Kürt halkıdır. Herkes özgürleşecekse Kürtler de böyle özgürleşecektir. Niye bundan gocunuyor? Niye, Azaz, Carablus, Mımuc ve Bab’ın muhalefet güçleri tarafından alınmasına ses çıkarılmıyor da Afrîn ve Kobanî alınınca feryat koparıyorlar? Bunun izahı nedir?

TEK BİR İZAHI VAR: KÜRT DÜŞMANLIĞI

Suriye’de bir devrim süreci yaşanıyorsa tabii ki Kürtler de bundan yararlanacaktır. “Yok, herkes yararlansın ama Kürtler eskisi gibi kalsın” türünden çağdışı ve tarihin akışına ters bir dayatmada bulunmak neyle izah edilebilir ki? Tek bir şeyle; Kürt düşmanlığı. Bunun başka izahatı yoktur. Herkesin özgürlük hakkı varsa orada Kürtlerin de özgürlük hakkı vardır. Herkes kendi yerel yönetimini ele geçiriyor, oradaki devlet organlarını denetimine alıyorsa, Kürtler de bunu yapacaktır. Yok, burada PKK ve PYD varmış ve onlar bu PYD-PKK yapılanmasına müsaade etmeyeceklermiş. Orada olan bir örgüt veya kurumlaşma değildir, orada olan bir halktır, bir toplumdur ve bu halk yüzbinlerle sokaklara dökülerek devlet organlarına el koyuyor. Bu, Suriye’den ayrılma, başka bir yerle birleşme veya ayrı bir devlet kurma amacıyla yapılmıyor. Bu parçadaki hiçbir siyasi organizasyon böyle bir açıklama yapmış değil. Yapılan açıklamalar Suriye’nin birliği çerçevesinde kendini yönetme hakkını kullanma, bu temelde öz yönetimini geliştirme biçimindedir.

KİMİN KÜRTLERİ TEMSİL ETTİĞİNİ ERDOĞAN DEĞİL, KÜRTLER BELİRLER!

Bugün PYD, halkın çoğunluğunun sempati duyduğu ya da üyesi olduğu, Batı Kürdistan’ın en büyük kitlesel siyasal yapılanmasıdır. Peki, bahsi geçen tavır alınırken siz insanların kafasının içindeki düşünceleri okuyarak mı tavır alacaksınız? Farkı nasıl koyacaksınız? Bir de şuan Batı Kürdistan’da bütün Kürtler birleşmiştir, ortak bir organizasyon oluşturmuştur. Başbakan, “Suriye Kürt Yüksek Konseyi’nin kurulması yanlıştır” diyor. Yine “Yüksek Kürt Konseyi Kürt halkını temsil etmiyor” demiştir. Bu nasıl oluyor? Nasıl bu kadar ezberci bir yaklaşım gösteriliyor. Kuzey’de BDP için söylediğin aynısını hakkında hiçbir bilgisinin olmadığı anlaşılan PYD içinde söylüyor. Üstelik tüm Kürt siyasi yapılarının ortak örgütlenmesi olan Suriye Kürtleri Yüksek Konseyi için de söylemek açıkça önyargılı, ezberci ve düşmanca bir tutumun sonucudur. Kimin Kürt halkını temsil ettiğini siz mi tayin edeceksiniz? Bunu siz değil Kürt halkı belirler. Demokratik zihniyete sahip olmayan, toplumların iradesine saygı duymayan zorba egemenlikçi bir zihniyet ancak böyle söyleyebilir. Nitekim Türk devletinin Kürt halkına yaklaşımı da baştan beri bu temelde olmuştur. Yani oldukça önyargılı, “Kürtler hiçbir yerde haklarına kavuşmayacak, her yerde köle olacaklar; Türkiye’de bulunanlar Türk olacak, Suriye’de bulunanlar Arap olacak, İran’da bulunanlar Fars olacaklardır; böyle davranmak zorunda olacaklar” gibi bir dayatma içinde bulunmaktadırlar.

TC ORTADOĞU’DA ROL OYNAYACAKSA, KÜRT KARŞITLIĞINA SON VERMELİ

Aslında daha İttihat Terakki döneminde şekillenen ve daha sonra da Cumhuriyet döneminde somutlaşan Türk milliyetçiliği, özü itibarıyla Kürt karşıtlığı temelinde şekillenmiş bir milliyetçiliktir. İncelendiğinde başka toplumların milliyetçiliğinin çoğunlukla dış hegemonikemperyal güçlere karşı mücadele içerisinde şekillenen bir milliyetçilik olduğu görülecektir. Ama Türkiye’deki milliyetçilik, daha çok ezilen komşu Ermenilere, Rumlara Asurilere ve Kürtlere karşı gelişmiş olan bir milliyetçiliktir. Diğerlerini bir biçimde kırımdan geçirdikten sonra giderek zamana yayılmış bir biçimde Kürt karşıtlığı temelinde şekillenmiş olan bir milliyetçiliktir. Bu nedenle bugün Türkiye’deki Türk milliyetçiliği bir yerde Kürt karşıtlığı anlamına gelmektedir. Bu biçimdeki bir milliyetçilikle Türkiye bugün Ortadoğu’da hiçbir yere varamaz. Çünkü Kürt Halkı Ortadoğu’nun en temel halkıdır. Buna düşmanlıkla hiçbir yere varamaz. Nasıl ki, Yavuz Sultan Selim Ortadoğu’ya açılacağı vakit ilk önce Kürtlerle uzlaşarak bu açılımı yapmış ve başarmışsa, bugünkü TC devleti ve hükümeti de eğer Ortadoğu’da bir rol oynayacaksa ve bir misyonun gereğini yerine getirecekse, bunu ancak Kürt karşıtlığını bırakarak yapabilir. Bunu Kürt halkına düşmanlık değil de dostluk yaparak yapabilir. Bunun dışında yapamaz. Bu, bir kez daha açığa çıkmış bir gerçekliktir.

Lafta demokrat, yine dışa karşı demokrat olacaksın ama içte de baskıcı olacaksın. Herkese özgürlük isteyeceksin ama yanıbaşında yaşayan bir Kürt halkı var, ona karşı da zorbaca yaklaşacaksın. Türkiye bununla hiçbir yere varamaz. 19. ve 20. yüzyılın bakış açısıyla, bu biçimde Kürt karşıtlığı temelinde şekillenmiş milliyetçi bir zihniyetle Türkiye’nin bir yere varması mümkün değildir.

AKP’NİN DAYANDIĞI ÇİZGİ KEMALİST MİLLİYETÇİ ÇİZGİNİN BAŞKA BİR VERSİYONU

Batı Kürdistan’da halkımızın gerçekleştirdiği bu özgürlük çıkışı en fazla AKP gerçeğini de açığa çıkarmıştır. AKP’nin Kürt halkını kandırmak için şimdiye kadar söylediği tüm yalanlarını gözler önüne sermiştir. AKP’nin dayandığı milliyetçi çizginin İttihat Terakki’nin ve daha sonra şekillenen Kemalist milliyetçi çizginin bir başka versiyonu olduğunu açığa vurmuştur.

Bugün Erdoğan’ın sürdürdüğü milliyetçi çizgiyle aslında ulusalcı-Kemalist bakış açısının sürdürdüğü çizgi arasında Kürtler içinbir fark yoktur. Bu tutum, ırkçı-ulusalcı bir tutumdur. Bu tutumla ve Kürt karşıtlığıyla sonuç almaları mümkün değildir. Neymiş, orada Kürt halkına karşı değilmiş, PKK’ye karşıymış. PKK orada yok ki? Nereden çıkarıyorsunuz?

HALKIMIZIN EZİCİ ÇOĞUNLUĞU ÖCALAN’I ULUSAL ÖNDER OLARAK GÖRÜYOR

* Ancak Türk tarafı olası müdahalenin gerekçesi olarak sürekli PKK’nin bölgedeki varlığını gösteriyor. Hatta sık sık Batı Kürdistan’a silahlı militanlarınızı gönderdiğiniz belirtiliyor…

Tüm parçalardaki Kürtlerin ulusal liderlikleri ortaktır. Bir Kürt nerede olursa olsun herhangi bir lideri kendisi için bir ulusal lider olarak görürler ama her parçanın kendisine ait partisi, örgütlenmesi ve çalışması da vardır. Batı Kürdistan’daki halkımızın da çeşitli partileri var, çeşitli önderlikleri kendileri için önderlik olarak görebilirler,görmektedirler. Fakat bu parçadaki halkımızın ezici bir çoğunluğu Önder Apo’yu kendisi için ulusal önder olarak görmektedir. Önder Apo’nun çabasına, emeğine tanık olmuş ve onu en yakından tanıyan bir halktır. Ama Kendisinin partisi, sivil toplum kuruluşları var, bir toplumsal realiteyi temsil etme gerçekliği vardır. Bu bir hakikattir ama bizim PKK olarak orada ne bir çalışmamız, ne de herhangi bir gücümüz vardır. Buradaki halkımızın örgütlülüğü ve bilinç düzeyi zaten yüksek; bizim ayrıca oraya gidip güç aktarmamıza ihtiyaçları yoktur. Zaten şimdiye kadarzaman zaman bizden değil oradan bize katılımlar oluyordu. Kaldı ki bu halk tüm siyasi oluşumların içinde yer aldığı bir ulusal birlik kurmuştur. Onlar için belirleyici olan odur. Önder Apo bir düşünce sistemidir, 200’ün üzerinde bilimsel kitabı vardır. Her Ülkeden bunları okuyanlar paradigmasını benimsedikleri takdirde kendi ülke koşullarına uygun partiler kurabilirler.

PKK’NİN SURİYE’DE KAMP KURMA İHTİYACI YOK

Fakat PKK ayrı bir gerçekliktir. Şurası açık ki, bugün Suriye Kürdistanı’nda gelişen süreç tamamen Kürt halkının ve siyasal yapılarının iradesi temelinde gelişen bir süreçtir. Orada PKK’nin üslendiğini söylemek, PKK’nin iktidar kurduğunu belirtmek büyük bir çarpıtmadır. Bizim Suriye’nin herhangi bir yerinde yeniden kamp kurmaya ihtiyacımız yoktur. Gerillanın bizzat üs alanlarında binlerce kamp kurulacak yeri mevcuttur. Dolayısıyla Suriye toprakları içerisinde kesinlikle herhangi bir PKK gücü yoktur.

AKP HÜKÜMETİ, PKK DÜŞMANLIĞI ADI ALTINDA KÜRT DÜŞMANLIĞINI GİZLİYOR

Şimdi AKP hükümeti birçok yerde işte “orada PKK var, PKK düşmanımdır” demektedir. Aslında PKK düşmanlığı adı altında Kürt düşmanlığını gizlemeye çalışıyor. Bu birinci husus. İkinci husus ise PKK’nin kendisi Kürt halkının önemli bir ekseriyetinin sempati duyduğu bir harekettir. Milyonlarca insanın sempati duyduğu bir harekete sen açıkça düşmanlık ilan etmişsen, bu, ona sempati duyan tüm topluma da düşmanlık ilan etme anlamına gelmektedir. Yani Kürt halkına düşmanlık anlamına gelmektedir. Yoksa bir şehirde kim PKK sempatizanı, kim değil ayrımını nasıl yapacaksın? Açık ki PKK düşmanlığı adı altında aslında Kürt halkına karşı açıkça bir düşmanlık siyaseti güdülmektedir. Toplumu kandırmak için de “hayır PKK ayrı, Kürt halkı ayrı; biz Kürt halkına dostuz, Kürt halkına karşı bir husumetimiz yoktur ama PKK düşmanımızdır” demektedirler ama bu işin hikayesidir, gerçek öyle değildir. Gerçek Kürt halkına bir karşıtlık olduğu ve hiçbir parçada irade olmasını istememe, statü kazanmasını ve özgürlüğüne kavuşmasını istememe tutumu vardır.

YARIN İRAN KÜRDİSTAN’INDA DA BENZER GELİŞME YAŞANABİLİR?

TC Devleti adına hareket eden temsilcilerin gelinen noktada bir gerçeği görmeleri gerekiyor. Artık bu siyasetten vazgeçme zamanı gelmiştir. Yürüttükleri bu siyaset çağ dışı bir siyasettir. Bu siyaset bir topluma karşı önyargılarla dolu, düşmanlık besleyen bir siyasettir. Siz geçmişte aynı biçimde Irak Kürtlerine karşı yıllarca bu dili kullandınız, düşmanlık yaptınız ama sonuçta kabul etmek zorunda kaldınız. Şimdi Suriye Kürtlerine karşı da aynı dili kullanıyorsunuz, önyargılarla yaklaşıyorsunuz; yarın onu da kabul etmek zorunda kalacaksınız. Çünkü bu bir hakikattir. Yarın öbür gün İran Kürdistanı’nda da benzer bir gelişme yaşanabilir, oraya karşı da mı tavır alacaksınız?

* Bu tutum, kaynağını nereden almaktadır? 

Bunun kaynağında Türkiye’nin kendi ülkesindeki Kürt sorununu çözmeme vardır. Bugün Türkiye bunu tartışıyor. Türkiye gerçek anlamda demokratik bir ülke olmak istiyorsa, bölgede rol üstlenen bir ülke olmak istiyorsa evvela Kürt sorununa ilişkin bu önyargılı, milliyetçi-ırkçı ve Kürt halkının haklarını tanımayan siyasetten vazgeçmesi gerekir. Kürt fobisinden ancak böyle kurtulabilir. Önce Kürt halkını bir halk olarak tanımak zorundadır. Kürt halkı bölgenin en eski halklarından biridir. Suriye’de de, Irak’ta da, İran’da da, Türkiye’de de vardır. Ancak AKP Kürtleri bir halk olarak tanımıyor. İşte sorun buradan kaynaklanıyor. Önceki iktidarlar nasıl ki Kürtleri bir halk olarak tanımıyorduysalar, AKP de bugün aynı tanımama tutumundan dolayı böyle bir durumu yaşamaktadır. AKP’nin geçmiş Kemalist-ulusalcı politikalardan tek farkı kullanmış olduğu dil farkıdır. Yani aynı şeyi biraz daha farklı bir dille ifadeye kavuşturmasıdır. Yoksa özü itibarıyla aynı şeyleri konuşmaktadır. O da Kürt halkı üzerindeki inkar ve imha siyasetini savunmaktadır; yaptığı başka bir şey değildir. Ancak gelinen nokta Türkiye’nin bu siyaseti terk etmesini dayatmış bulunmaktadır. Suriye’deki bu gelişme bunu bir kez daha ortaya koymuştur.

* Türk basını ve Türk devlet yetkilileri, halkın devlet kurumlarına el koymasını, özünde “Esad’ın bölgedeki iktidarı PYD’ye devretmesi” olarak göstermeye çalışıyorlar. Bu düşünceyi nasıl değerlendiriyorsunuz?

Evet. Bu sözü bazı Türk devlet yetkilileri ve yine bazı basın-yayın organları dile getirdiği gibi bunu Suriye muhalefetine de söylettiler. Bu söylem, başlı başına bir inkarcılıktır ve düpedüz çamura yatmaktır. Bir kere 2004 yılından bu yana Suriye’nin Türkiye’yle ortaklaşa bir biçimde en çok uğraştığı örgüt PYD örgütüdür. O kadar PYD üyesi işkencelerde yaşamını yitirdi. Şehit Osman Hoca, Şehit Ebu Cûdî işkencede yaşamlarını yitirdi ve daha niceleri ağır işkencelerden geçti. Bizim bildiğimiz ve gözler önünde olan şey, PYD’ninyıllarca direniş yürüten bir hareket olduğudur.

Yine bu alanların birçoğu çatışmalarla alınmıştır. PYD’nin verdiği şehitler vardır, yine karşı taraftan yaşanan ölümler vardır. Belki Suriye devleti, politik yaklaşımı gereği tüm gücüyle yönelmiyor olabilir. Elbette ki Kürtler de az önce izah ettiğim gibi tüm gücüyle rejimle kıyasıya bir savaşa girmeyi çıkarlarına uygun görmüyor. Bu doğru. Bu sadece PYD ile alakalı bir şey değil ki, tüm Kürtler için geçerli bir husus. Yani açık ki burada bir mücadele verilmiş, direniş gösterilmiş ve çözülüş süreci ile birlikte buradaki yerel iktidara el konulmuştur. Yani bu, halkımızın emeği temelinde elde edilmiş bir sonuçtur. Buna da inkarcı yaklaşarak o tür şeyleri söylüyorlar ama herkes biliyor ki gerçek öyle değildir.

MÜDAHALE OLURSA KÜRT HALKI TÜRK DEVLETİNE SAVAŞ AÇAR!

*Türkiye’nin ya da başka bir gücün Batı Kürdistan’da halkın şuanda elde etmiş olduğu kazanımlara dönük herhangi bir saldırısı olursa sizin tutumunuz ne olur?

Eğer Türkiye, Batı Kürdistan’a yani Suriye Kürdistanı’na herhangi bir biçimde müdahale ederse, bu artık Kürt halkı için tahammül sınırlarını aşan bir durum olur. Yani kendi ülkesinde bu kadar Kürt siyasetçisini tutuklayan, Kürt Halk Önderliği’ne karşı bir yıldan fazla bir zamandır ağırlaştırılmış tecrit ve işkenceyi sistematik yürüten, Kuzey’de Kürtlere karşı topyekun savaş yürüten bir devletin kalkıp da sınırı aşarak Batı Kürdistan’daki halka da saldırması halinde sadece Batı Kürdistan’daki Kürt halkının değil, tüm parçalardaki Kürt halkının Türk devletine karşı savaş açmasına neden olur. Bir zamanlar tüm Araplar için Filistin ne idiyse, bugün tüm Kürtler için Suriye Kürdistanı da odur. Bu açıdan gerek mevcut rejim, gerek Suriye muhalefeti ve gerekse de Türk devleti şunu iyi görmeli: Orada az sayıda bulunan Kürt halkının en meşru hakkı olan kendi kendini yönetme ve Demokratik Suriye birliği çerçevesinde doğal haklarına kavuşma tutumuna karşı olabilecek bir müdahale, düşmanlık anlamına gelecektir ve bu müdahaleye karşı tüm Kürtler var gücüyle savaşacaklardır. Bu anlamda yani saldırıyı kim yaparsa yapsın, -çünkü zaman zaman görüyoruz orada bazı örgütler ve rejim oradaki Kürtlere hemen dil uzatıyor- herkes bilmeli ki oradaki halkımız sahipsiz değildir.

SINIRA GÜÇ YIĞILMASI BLÖF VE TEHDİT AMAÇLI

* Türk devleti sınıra askeri güç yığmış durumda. Sizce bir müdahale durumu olabilir mi?

Türk devletinin sınıra güç yığması daha çok blöf ve tehdit amaçlıdır. Aslında çok kuru bir biçimde güç gösterisi yapmak ve zorbalığını göstermek istiyor. Bir taraftan Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu’nu Güney Kürdistan’a gönderiyor, öbür taraftan ise Nusaybin’de tanklarla tatbikat yapıyor. Bu basit bir politikadır. Ciddi bir gücün başvuracağı bir şey değildir.

Bu aşamada müdahale koşulları henüz yoktur. Türk devleti ABD’den habersiz tek bir adım bile atamaz. Bunun için sağı solu korkutmaya çalışıyor ama kimse korkmamalıdır. Türk devleti halkımızın korkacağını sanıyorsa yanılıyor. Kürt halkı Türk devletine karşı genel bir direniş için hazırlıklara sahiptir. Halkımız bu tür blöflere kulak asmayacaktır. Ama yine de her türlü olasılığa hazır olmak gerekmektedir.

MÜDAHALE KOŞULLARI YOK, AMA ŞEHİRLERDEKİ GENÇLER HAZIR OLSUN!

Ben Türk devletinin bir müdahaleden ziyade çeşitli çevreleri baskılamak, yine oradaki Kürt halkını ürkütmek, geri adım attırmak için aslında bir tehdit dilini kullandığını, yani bir tehdit politikasını esas aldığını düşünüyorum. Pratikte müdahale etmenin koşulları farklı olur. Böyle bir şey çılgınlık olur. Ancak bu çılgınlığın vuku bulması durumunda tüm Kürtler devreye girmelidir. Ben şimdiden belirtiyorum; özellikle Türkiye metropollerindeki ve Kuzey’deki tüm Kürtler ve yurtsever Kürdistan gençliği böyle bir sürece karşı duyarlı ve hazır olsunlar.

KESKİN BİR SAVAŞ SAHASINA DÖNÜŞÜR

Bilinmeli ki böylesi bir durumda tüm Türkiye ve Kuzey Kürdistan keskin bir savaş sahasına dönüşür. Yani en doğal hakkı olan anadil hakkını, yine kendini yönetme hakkını elde etmek için mücadele eden bir halka karşı böyle saldırgan bir politikayla yaklaşılırsa, buna hiçbir Türkiyeli demokratın ve Kürdistanlı yurtseverin sessiz kalmaması gerekiyor. Bu açıdan böyle bir müdahalenin kendisiyle birlikte çok farklı, yeni gelişmeleri yaratacağını düşünmekteyim.

Yarın:Şemdinli’de neler oluyor?